18 Şubat 2015 Çarşamba

Röportaj: Jale Demirdöğen - HAYAL / 8. Sonsuz Kitap Mutluluğu Blog Tur


Biliyorsunuz, 8. Blog turumuzun kitabı Jale Demirdöğen'in kaleminden çıkan HAYAL. Ben de turumuzun 3. gününde kendisi ile güzel bir röportaj yaptım. Şair ve yazar Jale Demirdöğen'e, yeni kitabı ve kendisi ile ilgili sorduğum tüm sorulara vermiş olduğu samimi cevaplar için teşekkür ederim...



1- Merhaba. Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Okuyucularınızın da merak ettiği bir soru ile başlamak istiyorum. Jale Demirdöğen kimdir?

Merhaba. Asıl ben teşekkür ederim. Açıkçası romanlarımdan söz etmek kendimden söz etmekten çok daha keyifli ve kolay. Yine de sorunuza en kısa şekliyle şu cevabı verebilirim. Jale Demirdöğen, şiirlerin o çiçekli sokaklarında dolaşırken romanlara açılan kalabalık ve tedirgin caddeyi fark edip aniden ve kararlılıkla o caddeye doğru yürüyen biri. Dünyaya satırların arasından bakarken kendisi dahil kimseyi incitmekten çekinmeyen, satırlar aradan kalktığı zaman ise oldukça sakin... Biraz kadın, biraz erkek, biraz çocuk, biraz anne ve sözcüklere tutkulu bir yazar, İzmir ve Cunda adındaki iki sevgili arasında gidip gelerek birini diğeriyle aldatmaktan büyük haz almaya devam eden bir sadakatsiz. Hepsi bu.

2- Yazma serüveniniz nasıl başladı?

Okuduklarımı değiştirme ve onları yeniden yazma arzusunu içimde hissettiğim zaman, kendimi yazıyı düşünürken bulmuştum. Sanırım daha lise yıllarımdı. Belki de daha erken. Önceleri bir çeşit memnuniyetsizlik ve ukalalık sandığım bu değiştirme arzusunun, gerçekte, okuduklarımı değil de yaşananları değiştirme arzusu olduğunu fark edinceye kadar geçen bütün zamanlar boyunca elime geçen her şeyi okudum. Önce yazılanları okursunuz ve sonra onları yazanları. Seçici olmaya başladığınızı fark edersiniz. Satır arası yolculuklar ise daha sonra başlar ve satır aralarından sızıp yeni yollar keşfedersiniz; size pusulası açıkça verilmemiş yollar... Bu yollardan birine girdiğiniz zaman yaratırken her şeyin sizin elinizde olması duygusunun nasıl da büyülü olduğunu görürsünüz ve fakat çok da tehlikelidir; çünkü bir yaşantı anlatıp ona bir son yazmaya soyunmuş herkes aslında Tanrı'ya öykünmüş demektir. Bu öykünme sizde adil davranma arzusunu da doğurur. Ya da doğurmalıdır demeliyim. Acaba bunu başarabilecek misiniz? Bu soru, yazıya hevesli herkesin en büyük merakıdır. Bu merakın neticesini almak için duyduğunuz heves yerini aşkla değiştirdiğinde yazma eylemi başlar. Yazmak bir düzen bozma ve düzene sokma arzusudur. İkisini tek eylemle yapabilme tutkusu. En azından bende böyle oldu.



3- Hayal kitabından önce yazdığınız dört romanınızı da okudum. Beni en çok etkileyen ve en fazla ağladığım kitabınız “Kan Ağacı” oldu. Sanırım birçok okuyucunuz için de durum aynı. Nedir Kan Ağacı'nın sırrı.

Okur hangi romanda anlatılan yaşantıda ve hangi karakterde kendini daha fazla bulursa, o romanı daha fazla sahiplenir. Okur sanırım biraz da gözyaşını seviyor:)  Kan Ağacı'na okurlarım tarafından verilmiş böyle bir ayrıcalık var, evet. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum fakat illaki Kan Ağacı'nın bir sırrı olduğundan söz edeceksek yalnızca birkaç olguya değinebilirim. Taşra insanı ile metropol insanı arasında kurmaya çalıştığım denge, hüzünlü ve çarpıcı bir hikayenin karakterlere sindirilişindeki doz ve şüphesiz ki karakterler. Bir romanı okura karakterler sevdirir. İzmir'e gelip, Halil Rıfat Caddesi'ne çıkan sokak arası merdivenlerde Derman'ı bulmaya çalıştığını söyleyen çok okurum var. Ya da Kan Ağacı'nın bir kurgu olduğuna inanmayanlar... Kan Ağacı'nda durum böyleyken, Cunda'nın dar sokakları arasında gezinip Gece'nin, Rüzgar'ın, Rauf'un evini bulmaya çalışan okurlarım var. Hayal'i henüz bilmiyorum fakat ortaya bu kadar gerçek yaşantılar koymuş olmanın mutluluğunu tüm romanlarımda olduğu gibi, Kan Ağacı da bana dönüşlerindeki coşkuyla sık sık yaşatmıştır. Bu görüşlerimin hepsi okur gözüyle bakmaya çalışarak edindiklerim. Yazarı olarak ise ben, Kan Ağacı'nın satırları arasına serpiştirdiğim sevgiyi bütün romanlarıma eşit dağıtıyor oluşumun huzurunu yaşıyorum. 

4- “Hayal” kitabınızı okuyucularınız olarak çok bekledik, merak ettik ve sonunda kavuştuk. Peki sizin açınızdan yazım ve basım süreci nasıl geçti?

2009 yılında Kusursuz Veda ile başlayıp 2012'ye kadar üst üste her yıl bir roman vermek, üstelik bunu, yaratıların birbirlerini ezmesine müsaade etmeden yapmaya çalışmak tahmin edersiniz ki yıpratıcı bir süreçti ve ben de bir süre dinlenmek istedim. Okurumu beklettiğim bu buruk fakat mecburi süreçte, Hayal, uzunca bir süre satırlara dökülmeden benimle kaldı. Satırlara dökülüşü ise herhangi bir romanımdan daha fazla ya da daha az sancılı olmadı. Siz anlatıyı, anlatı da sizi bünyesine alıncaya kadarki süreç sıkıntılıdır. Sonra aranızda bir barış imzalanır ve akıp gider. Basım süreci ise tamamıyla, kararlarına saygı duyduğum yayınevim Nemesis Kitap'ın belirlediği takvime göre ayarlanır. Yine öyle oldu. 

5- “Hayal” kitabındaki karakterlere hayat verirken neler düşündünüz? Sizi zorlayan bir karakter oldu mu?

Hayal'in karakterlerine hayat verirken, her romanımda olduğu gibi, beni ilk önce şahsi olarak rahatsız eden, sonrasında da toplumun bir yarası hâline dönüştüğünü bildiğim duruşları, durumları, ilişkileri, bakışları ve yargıları düşündüm. Hayal'in diğerlerinden farkı belki de biraz daha içinde bulunduğumuz gündemle örtüşmesi olabilir. Mahalle baskısıyla, hurafelerle, din terbiyesi adı altında dayatılan safsatalardan oluşmuş kurallar yığınıyla büyütülen çocukların yetişkinliklerine bir ayna tutmak istedim. İnanma ihtiyacının yoğunluğu ile cehalet birleşince ortaya çıkması kaçınılmaz olan inancın amacını aşması, bir fikr-i sâbit hâline gelmesi durumu ve bunun neticesinde yaşanılan dramlar ilk önce bir insan, sonra bir kadın ve nihayetinde bir yazar olarak her zaman canımı acıtmıştır. Bu acıya okurumun da dikkatini çekmek istedim. Hayal'in zorluğu, adını romana da veren Hayal karakterinin yaşantısının, alışık olmadığımız, uzak durduğumuz, aslında bilmek bile istemediğimiz, çoğumuzun belki yaftaladığı, belki aşağıladığı, belki de dışladığı bir yaşantıydı. Bunu bir kenara bırakırsak, Hayal içimizden biriydi. Belki evimizin kızıydı, belki komşumuzun çocuğuydu; biz bile bir Hayal olabilirdik cehalet ve kader el ele verseydi... Tüm romanlarımı okumuş biri olarak benim iyi ve kötü, hatta ana ve yan karakter ayrımına gitmeden davrandığımı bilirsiniz. İnsan her koşulda insandır ve her şeyi yapabilmek üzere donatılmıştır. İyiyi de kötüyü de. Sebeplere dikkat etmek lazım. Ben sebeplere eğildim. Sebepler de daima sonuçları doğurur. Beni zorlayan bir karakter oldu mu? Hayal'i, Mutsuz Çocukların Tanrısı'ndan daha önce yazmış olsaydım bu romanda beni zorlayan karakterler olduğunu söyleyebilirdim. Hayal'in yaşadığı hayatın ağırlığı buna sebep olabilirdi ki zaman zaman oldu da. Fakat sıralama böyle olunca o çok zorlayıcı olan, bir önceki romanda kaldı demem gerekir. Romanlarım içinde, yazarken beni en çok zorlamış karakterim Berat Barutçu'dur. Hayal'de ise, zorlamak değilse de, Hasan Baba karakterinin yazım süreci boyunca beni oldukça şaşırttığını söyleyebilirim.

6- Hayal kitabının hikayesi nasıl ortaya çıktı?

İlkinden başlayarak sonuncusuna kadar, romanlarımın filme çekilmesi gerektiğini söylemeyen herhangi bir okur mektubu almadım. İçten bir dilekle sunulmuş bu büyük alkışa karşılık bir film çekmek istedim, hepsi bu. Romanımı bir filmin içine yerleştirme fikri böyle doğdu. Hikayeler ise beni sarsan bir besteyle başlar. Ben hikayeden çok müziğin gelip beni bulmasını beklerim. Hikaye sonraki iş. Doğru müziği yakaladığım zaman hikaye de gelir. Hayal, epeyce karanlık bir dünyanın insanı. Onun gibi birini yazmayı hep istemiştim. O, peşinden sürükleyerek getirdiği müziğinin eşliğinde beni karanlığına çekebilmeyi başardı.

7-Kitap, Hayal'in kitabı, ancak diğer iki karakterin aşkı beni çok etkiledi. Peki sizce aşk nedir? 

Bir romanda hiçbir karakter, diğerleri olmadan, onlardan bağımsız olarak tek başına kahraman olamaz. Çünkü hayat da öyledir. Birlikte yaşadığımız insanların aynasıyızdır çoğunlukla. Onlarla ilgileniriz, onları ilgilendiririz ve onların davranışlarıyla tetikleniriz. Bu sebeple, sözünü ettiğiniz aşk, kitabın tek başına Hayal'in kitabı olmadığının da göstergesi. Peki, bence aşk nedir? Olanca gürültüsüne rağmen bir sessizlik hâlidir. Dokunulmazlıktır. Öyle olmalıdır. Bunca insan onu tarif etmeye çalışmasaydı, bir o kadar insan onu yaşar ve hazzını almaya fırsat bulurdu. Onu tariflendirdikçe kurallar ve çerçeveler içine sıkıştırıyoruz. O da o çerçevelere dar geliyor ve uçup gidiyor. İnsan soyut olanı somutlaştırmak ve gözler önüne sermek için elinden geleni yaptıkça, o, soyut olarak yaşayabileceğini hissettiği yere kaçacaktır. Bütün kalbimle söylüyorum ki, sanıldığının aksine, aşk en derin sessizliği nerede bulursa, en büyük gürültüyü orada çıkarır. 

8- Yasin ve Dua'nın hayatını anlatan bir kitap gelir mi? Hayal kitabının devamı niteliğinde olabilir mi?

Hayır. İkincisi, üçüncüsü hatta serisi çekilen bir filmin bile, ilkinden sonrasını izlemeyi reddeden biri olarak ne kadar talep olursa olsun bitmiş bir anlatının devamına kalkışmam. Gerçekleşeceği  anlamına gelmesin ama eğer bir gün bu prensibimi bozacak olsaydım, yalnızca Mutsuz Çocukların Tanrısı romanımın kahramanı Berat için bozardım. Onun ayda neler yaptığını düşünmekten uyuyamadığım gecelerim oluyor hâlâ.


9- Kitabın finali beni oldukça duygulandırdı, hatta ağlattı. Yazarken siz neler hissettiniz?

Okuru duygulandıran ve ağlatan satırlar, yazılırken yazarını da duygulandırmış ve ağlatmış demektir. Okur, samimiyetle samimiyetsizliği bir çırpıda kavrar. Okuru asla kandıramazsınız. Bu yüzden siz neler hissettiyseniz, ben de benzer hisler yaşamışım demektir. Bu hislere, anlatının finalinde adil davranma çabasını da eklerseniz, okurdan daha fazla acı çektiğim yadsınamaz sanırım.


10- Okumayı en çok tercih ettiğiniz kitap türleri nelerdir? Farklı bir türde yazmak ister miydiniz?

Kitap seçerken, "Best seller" olarak adlandırılan fakat çevrildiğinde, bizde tam da karşılığını bulamamış olduğunu düşündüğüm türden uzak durmak dışında özellikle bir tür tercihim yok. Eğlencelik, kısa vadeli, dimağımda iz bırakmayacak bu tür kitapları kitaplığıma almam. Bu sebeple bu türün çok popüler olanlarının bile cahiliyim diyebilirim. Ben yıllar sonra bile yeniden elime aldığımda, bana farklı tatlar verebilecek, beni, anlattığı şeyden çok anlatım şekliyle zenginleştiren kitaplar okumayı seviyorum. Edebiyat, lezzettir. Popüler kültüre hizmet edenler ise benim için yemekten önce iştah tıkayan çerezler gibi. Farklı bir türde yazmak ister miydim? Edebiyat uçsuz bucaksız bir derya. Neden olmasın? Kendi çizgimde ve üslubumda bir gerilim romanı yazmak heyecan verici olurdu mesela. Ya da bir mesneviyi romanlaştırmak... Kim bilir, belki bir gün.

11- Biz sizin kitaplarınızı okumayı çok seviyoruz. Peki siz hangi yazarları okumayı seviyorsunuz?

Çok zarifsiniz, teşekkür ederim. Ben biraz tutucuyum. Benimsemem de vazgeçmem de zor oluyor. Döne döne Marquez okuyabilirim mesela. Yeniden yeniden Patrick Suskind... Michael Cunningham, Elias Canetti ve Cesare Pavese, Milan Kundera vazgeçmediklerim. Yiğit Okur da öyle. Aslı Erdoğan okumak bir şölen. Hamdi Koç ve Hakan Günday, heyecan verici. Ritsos ve Mayakovski, başka bir evren. Rimbaud seçmeleriyle günlerimi geçirebilirim. İnsanın sevdiği yazarları, hele ki şairleri sıralaması üzerindekilerden soyunmak gibi. Öylesine kat kat giyinmiş haldeyim ki; çıkardığım bu kadar parça şimdilik yetsin; üşümek istemem:)

12- Kitaplarınızı okuyan kişiler tarafından övgü kadar, eleştiri de alıyorsunuzdur. Eleştirilere karşı nasıl bir bakış açınız var?

Bu iyi mi yoksa kötü mü bilmiyorum fakat şimdiye kadar beni düşündürecek ya da bir sorguya itecek kadar ağır bir eleştiri almadım. O da olacaktır. Olsun da zaten. Eleştiri yalnızca yazar için değil, sanatın tüm dallarında, sanatçının büyümesini sağlayan bir kamçıdır. Tabii ki eleştiri, anlatı için seçilen yaşantıya değil, anlatıma dair mesnedi olan ve düşündüren bir özelliğe sahipse. Karakteri sevmeyip romanın tamamını gözden çıkaran ya da bakış açıma silah tutan bir eleştiriyi dikkate almam. 

13- Son olarak okuyucularınıza söylemek istediğiniz neler var?

Okuyucularım, onları sevdiğim ve sevmenin ötesinde çok önemsediğimi bilir. Çizgimi korumakla onların güvenini kazandığımın bilincindeyim. Bu yüzden bir gün farklı bir türü denemek ister ve onların karşısına farklı bir tarzla çıkarsam beni garipsemeyeceklerini bilirim. Çünkü üslup parmak izidir derim her seferinde. Onlar benim üslubumu, nerede olsa fark eder. Ben okuyucularımı şaşırtmam ve onlara son olarak hep aynı sözcüğü söylerim mesela. Yine öyle yapacağım:)

Lacrimosa... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bunlar da ilginizi cekebilir :

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...