30 Nisan 2013 Salı

KÜÇÜK MUCİZELER DÜKKANI


Selam! Sizlere kitaplarını severek okuduğum bir yazarın kitabından bahsedeceğim. Yazarımız Debbie Macomber. Martı Yayınlarından çıkan bu kitabımızın yayın yılı 2012. Evet kitabımızın ismi “KÜÇÜK MUCİZELER DÜKKANI”

Dört farklı insan, dört farklı hayat, tek bir amaç.

Blogum Dergisi Kitap Çekilişi


Yazarından isminize imzalı 5 kitap ister misiniz? Evet diyenleri duyar gibiyim. O zaman ne duruyorsunuz. Katılım şartlarını okumak ve kitapları görmek için haydi okumaya devam edin.

13. Ankara Öykü Günleri


Türkiye’de canlı bir öykü edebiyatı ortamının oluşturulmasına katkıda bulunan Uluslararası Ankara Öykü Günleri, 1-5 Mayıs 2013 tarihinde Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi, CerModern, Cafe Soul, Sanat Sokağı ve SUDEM olmak üzere beş ayrı mekânda, gerçekleştirilecek.

29 Nisan 2013 Pazartesi

KIŞ BAHÇESİ


Merhaba! Bugün size çok sevdiğim yazar Kristin Hannah’ın KIŞ BAHÇESİ isimli romanından bahsetmek istiyorum. Pegasus Yayıncılık’tan çıkan bu kitabın basım yılı 2011. Şimdi gelelim kitaba.

Dinlediğiniz bir masalın hayatınızı değiştirebileceğini düşündünüz mü? Sizce? Bence hemen cevap vermeyin. Önce kitabı okuyun. Çünkü tüm cevaplar satırlarda saklı.

Bornova Belediyesi 2. Homeros Kısa Öykü Yarışması

Bornova Belediyesi, www.bornova.bel.tr Türk edebiyatına, özellikle kısa öykü konusunda yeni eserler kazandırmayı amaçlayan 2. Homeros Kısa Öykü Yarışması düzenliyor.

Katılım şartları
1. Yarışmaya 18 yaşından büyük tüm TC vatandaşları katılabilir.
2. Yarışmaya Bornova Belediyesi çalışanları, seçici kurul üyeleri ve 1. derece yakınları katılamazlar.

Özel Günlerde Tebrik Kartı mı, SMS mi Gönderilmeli?

Bayramlarda, yılbaşında hatta kandillerde bile insanlar birbirlerine tebrik kartı gönderirdi. Günümüzde artık tebrik kartı yok denecek kadar az hatta yok bile. Yaşı 20 ve 20’nin altında olan gençlerin çoğu tebrik kartının ne olduğunu bile bilmiyorlar. Çünkü onlar cep telefonundan mesaj atmayı biliyorlar. Peki, telefon mesajı, tebrik kartının yerini tutar mı?

Tutmaz, tutmuyor diyenleri duyar gibiyim. Tebrik kartının ayrı bir yeri vardır.

26 Nisan 2013 Cuma

İmza Günü: Ayşe KULİN


Merhaba! Bugün İzmir Kitap Fuarını gezmeye ve yeni kitapları incelemeye gittim. Aslında asıl sebep itiraf ediyorum Ayşe Kulin’di. Bugün Ayşe Kulin’in imza günü vardı. Ben de daha önce okumuş olduğum ve kütüphanemde bulunan Bora’nın Kitabı isimli kitabını imzalatmak için oradaydım.

AKVARYUM AŞIKLARI

Merhaba! www.edebiyathaber.net sitesinin Yaşasın video öykü! (9) için yazdığım esprili hikaye...



Akvaryumunun içinde başlamıştı aşkları. Hiç ayrılmıyor, hatta kollarıyla sekiz defa sarıyorlardı birbirlerini. Onlar bir balıkçıda yaşayan iki küçük ahtapottu. Betty ve Danny. Bu isimleri onlara balıkçı koymuştu. Tek istedikleri ayrılmamaktı.

25 Nisan 2013 Perşembe

Seher Nine&Münir Dede

Bu hikayemi daha önce bir sitede bayramlarla iligili bir makalemin içinde kullanmıştım. Şimdi sizinle sadece hikaye olarak paylaşmak istedim.



“Seher Nine ve Münir Dede 3 çocuğunu da evlendirdikten sonra baş başa kalmış iki sevimli ihtiyar. İzmir’in bir ilçesinde yaşıyorlar. Küçük oğlu Murat İstanbul’da yaşıyor. Evli, 2 kızı var. Ortanca kızları Filiz. Onun da 1 oğlu var. Ankara’da yaşıyor.

GÖZLERİNİ SIMSIKI KAPAT


Selam! Yine bir John Verdon kitabı ile birlikteyiz. Kitabımızın adı “GÖZLERİNİ SIMSIKI KAPAT”. Koridor Yayıncılıktan çıkan kitabımızın basım yılı 2012. Yeni bir macera / gerilim ile John Verdon’la beraberiz

Bir düğün, bir gelin ve bir damat. Davetliler eğleniyor. Herkes normal bir düğüne geldiklerini düşünüyorlar. Ama maalesef her şey normal değil.

23 Nisan 2013 Salı

İmzalı Kitaplarım


Merhaba! Geçen gün  Jale Demirdöğen’e imzalatmış olduğum KAN AĞACI kitabını sizinle paylaşmıştım. Bugün aklıma geldi ve sizinle elimdeki diğer imzalı kitapları da paylaşmak istedim. Fotoğraflarda da göreceğiniz gibi 2004 İzmir Kitap Fuarı çok hareketli geçti. İşte sırasıyla, elimdeki imzalı kitaplar.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Her Zaman Okuduğunuz Hürriyet'i Şimdi İzleyin

Hürriyet TV şimdi yayında.

Hürriyet TV’yi ziyaret edenler, aradıkları her şeyi artık tek tıkla seyredebilecekler. Hürriyet TV, zengin haber içeriğinin yanı sıra konusunda uzman isimlerle gerçekleştirdiği programlarla da dopdolu.

TEMİZLİKÇİ


Selam! Bugün yine Pegasus Yayınlarından çıkan gerilim / macera romanı ile birlikteyiz. Kitabımızın yazarı Paul Cleave. Basım yılı 2010 olan bu kitabımızın ismi “TEMİZLİKÇİ”. Kitabı macera ve gerilim romanı olduğu için seçmiştim. Ama romana başladığımda bundan daha fazlası olduğunu anladım.

Kitabımız tam bir gerilim romanı.

21 Nisan 2013 Pazar

İmza Günü: Jale DEMİRDÖĞEN


Herkese Merhaba! Sizlere daha önce KAN AĞACI isimli kitaptan ve bu kitabı çok beğendiğimden bahsetmiştim. İşte bugün kitabın yazarı olan Jale DEMİRDÖĞEN’in İzmir kitap fuarında imza günü olduğunu twitter dan öğrenince kitabımı alıp fuara gittim.

18 Nisan 2013 Perşembe

MAVİ CENNET


Bugün sizlerle 2009 yılında Edgar Allan Poe ödülünü almış bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Bu ödülle ilgili detaylar için TRAVMA isimli kitabın yorumuna bakabilirsiniz. Kitabımızın yazarı C.J. BOX. 2010 yılında basılan polisiye / macera /gerilim tarzı kitabımızın adı “MAVİ CENNET”. Kitabımız Bilge Kültür Sanat'tan çıkmış. Kitabın konusu ve arka kapaktaki övgüler ilginç geldiği için almıştım. Hiç pişman olmadım. Soluk soluğa ve heyecanla okuduğum bu kitap benim gibi polisiye / macera severler için ideal.

İki küçük çocuk anneleri ile bir kasabada yaşıyorlar. Bu iki kardeş balık tutmaya göle gittiklerinde bir cinayete şahit oluyorlar.

17 Nisan 2013 Çarşamba

KÜÇÜK DÜŞLER BÜYÜK UMUTLAR

Bugünkü kitabımız çok yaklaşan yaz aylarına uygun eğlenceli bir kitap. Kitabımız Sonsuz Kitap’tan 2012 yılında piyasaya çıkmış. Yazarı Kim Gruenenfelder olan kitabımızın adı “Küçük Düşler Büyük Umutlar”.

Yaz gelmiş, havuz başında veya plajda güneşlenirken kitap okumak istiyorsunuz. İşte bu kitap tam size göre. Eğlenceli, zevkle okuyacağınız ve her sayfasında tebessüm edeceğiniz bir kitap.

16 Nisan 2013 Salı

Neden Kitap Okumuyoruz?


Merhaba! Birkaç gün önce www.okuoku.com facebook sayfasında aşağıdaki gibi bir bilgi ile karşılaştım. Bu tabloyu sizlerle de paylaşmak istedim. Bağımsız Eğitimciler Sendikası (BES) tarafından Pİ Grup Danışmanlık ve Araştırma'ya yaptırılan bir ankette Kitap Okumama veya Okuyamama Nedenleri Grafik Haline Getirilmiştir.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Xperia Z, Sony'nin efsaneleri tek telefonda

Çekim kalitesi mükemmel olan hatta suyun altından bile cam gibi görüntüler alabilen yeni nesil Sony telefonu. Kamerası 13 megapiksel ve cep telefonları için özel Sony Exmor görüntü sensörüne sahip. Ayrıca full hd video kayıt özelliğiyle de gönülleri fethediyor. Işığın tersten gelmesi, yeterli güneş olmaması sorunları tarihe karışıyor üstelik suya dayanıklı olduğu için suyun altında bile çekim yapılabiliyor. Telefonun pil ömrünü daha da uzatmak için eklenen stamina özelliği de büyük avantaj. Bu özellik sayesinde, ekran kapalı olduğunda pili bitiren uygulamalar otomatik olarak kapatılıyor ve ekran açıldığında tekrar devreye sokuluyor. Böylece telefonun pil ömrü dört kata kadar artıyor. Ekran kapalıyken bildirim almaya devam etmek istediğiniz uygulamaları seçip, sadece onların çalışmaya devam etmesini de sağlayabiliyorsunuz.

Xperia Z hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayın.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

AKLINDAN BİR SAYI TUT


Evet! Biraz önce kütüphaneme baktım. Bugün hangi kitaptan bahsedeyim diye. Gözüme ilk çarpan kitap “Aklından Bir Sayı Tut” oldu. Yazarı John Verdon olan kitabın basım yılı 2011. Koridor Yayıncılık’tan çıkan ve macera / gerilim severler için yazılmış bir kitap. Bu kitabı diğer birçok kitabımda olduğu gibi arka kapak yazısından etkilenip almıştım. Kitap psikolojik gerilim olarak başlıyor ve macera / polisiye / gerilim olarak devam ediyor.

Bir gün eve geliyorsunuz ve posta kutunuzda bir zarf var. İçindeki mektupta ise aklınızdan bir sayı tutmanızı ve bu sayının 1 ila 1000 arasında olması gerektiği yazıyor.

14 Nisan 2013 Pazar

KLON


Bugün bir macera ve gerilim kitabı ile birlikteyiz. Kitabımız Koridor yayıncılıktan. 2011 yılında piyasaya çıkan kitabımızın yazarı Kevin Guilfoile. Beni kapağı ve özellikle arka kapak yazısı ile etkileyen bu kitabın adı “KLON”
Olay işlenen vahşi bir cinayet sonucunda bir DNA profesörünün inanılmaz hatta yer yer sizi dehşete düşürecek olaylara girmesinden oluşuyor.

12 Nisan 2013 Cuma

İzmir Kitap Fuarı Etkinlikleri ve İmza Günleri

18. düzenlenen İzmir kitap Fuarının Etkinlik programı ve imza günleri belli oldu. Detaylar için www.izmirkitapfuari.com

The Beetle. Yeniden yepyeni.

O, yıllar boyunca yüzünden hiç eksik etmediği kocaman gülümsemesiyle kalpleri fethetti. Ama şimdi bize farklı bir yüzünü gösteriyor. Çekici hatları ve sportif duruşuyla herkesin aşık olabileceği, seksi, güçlü ve etkileyici bir yüz.

21.yüzyıla özel Beetle karşınızda.

Yıllar önce milyonların ayağını yerden kesti.
Şimdi nefesleri kesiyor.

Beetle yollara ilk çıktığında yakıt tasarrufunda devrim yaratmış ve herkesin ulaşabileceği bir hareket özgürlüğü getirmişti. Sonra yakıt tasarrufuyla performansı bir arada sunan TSI ve TDI motorlar geldi ve bu, yakıt veriminde yeni bir dönüm noktası oldu.

İşte bu motorlar sayesinde, günümüzde sürüş keyfinden ödün vermeden tasarruflu bir şekilde araç kullanmak mümkün. Tıpkı Beetle’da olduğu gibi... Yeni Beetle’ın motorlarının gücüne ve DSG şanzımanın sunduğu sürüş keyfine karşı koymak çok zor. Yolda ona yetişmek isteyenlerin işi, daha da zor.

The Beetle 1,2 lt TSI 105 PS, 1,4 lt TSI 160 PS benzinli ve 1,6 lt TDI 105 PS tiptronik DSG motor seçenekleriyle sürüş keyfini doruğa çıkarıyor.

Şimdi daha sert görünüyor.
Ama her zamankinden daha eğlenceli.

21.yüzyılın Beetle’ı, navigasyon-radyo ve eğlence sistemleriyle Beetle ruhundaki eğlenceyi dışa vuruyor. Renkli dokunmatik ekranı, 30 GB dahili hafızası, harici ses girişi ve SD kart yuvasıyla eğlencenizi her yere yanınızda taşımanıza olanak tanıyor. Üstelik mobil telefon hazırlığı, Türkçe dil seçenekli navigasyonu ve bluetooth gibi özellikleriyle yolculuklar hiç olmadığı kadar keyifli.

Dışına yansıyan, içinin güzelliği.
Beetle’ın sıradışı tasarımı, yalnızca dış görünüşüyle sınırlı değil. Beetle ruhu, içeride de kendini hissettiriyor. Çift bölgeli tam otomatik klima sistemi klimatronik, çok fonksiyonlu deri direksiyon simidi, şık bir krom çıtayla süslenmiş gösterge paneli ve alımlı deri döşemeleri, ambiyans aydınlatması ve daha pek çok ayrıntı, iç mekanın diğer şık ve işlevsel ögeleri.

21.yüzyılın Beetle’ı ile tanışmak ve onu yakından görmek istiyorsanız sizi Volkswagen Yetkili Satıcılarına bekliyoruz.

http://tr.beetle.com/tr/tr/home



Bir bumads advertorial içeriğidir.

11 Nisan 2013 Perşembe

Nasıl Hissedersiniz Sevdiğinizi Ve Sevildiğinizi?


Birlikte olduğunuz her an içinizi mutluluk sarar, gözlerine baktığınızda ise söylemese bile sizi sevdiğini görebilirsiniz. Çünkü o gözlerde siz varsınız. Onu görmek için hep fırsat yaratırsınız, karşıdan bile olsa size gülümsemesi içinizi ısıtır. Dudağınıza bir buse kondurduğu anda dünyada sadece ikiniz varsınızdır adeta. Etrafı görmezsiniz, düşünmezsiniz. En sıkıntılı anınızda onu görmek istersiniz, başınızı omzuna koymak, belki de doya doya ağlamak.

Dosttur o anda sizin için, arkadaştır, ailendir, o senin sevdiğindir. Sarmasını istersin kollarınla seni, o kollarda güven vardır, sadakat vardır, aşk vardır. Hep ona onu sevdiğini söylemek istersin, ama o zaten biliyordur, sen zaten biliyorsundur. İki küçük kelime anlatmaya yetmez duygularını bazen, haykırmak istersin herkese ya da kulağına fısıldarsın sessizce...

10 Nisan 2013 Çarşamba

KAN AĞACI


Merhaba! Bugünkü kitabımız bir Türk yazardan. Nemesis Yayınevinden çıkan kitap 2010 yılında piyasa çıkmış. “KAN AĞACI” isimli romanımızın yazarı Jale DEMİRDÖĞEN.

Bu kitapla www.birazoku.com sitesinde karşılaştım ve ön okuması beni çok etkiledi. Hatta kitap kurdu bir arkadaşımla da paylaştığımda o da kitabı merak ettiğini ve en kısa zamanda okuyacağını söyledi ve okudu da.

9 Nisan 2013 Salı

6 SANİYE


Evet. Bugün yine gerilim, macera, polisiye içinde her türlü hareketi barındıran bir kitaptan bahsedeceğiz. Kitabımız Pegasus Yayınevin’den. 2011 yılında piyasaya çıkan kitabımızın adı “6 SANİYE” Yazarımız Rick Mofina.

Tabletteki Hürriyet değil, tablete özel Hürriyet

Hürriyet, Türkiye’nin en çok okunan gazete uygulaması Hürriyet E-Gazete’den sonra Hürriyet Tablet uygulamasını da hayata geçirdi. “Tabletteki Hürriyet değil, tablete özel Hürriyet” sloganıyla tanıtılan ve Apple Store’da 1 numaraya yerleşen bu yeni uygulama kullanıcılar tarafından oldukça beğeniliyor.

2011 yılının Mart ayında hayata geçirilen Hürriyet E-gazete uygulaması bugün, Türkiye’nin en çok okunan tablet gazetesi olmayı başarmış durumda. Toplamda ücret ödeyen abone sayısı 16 bine ulaşarak, ücretsiz rakiplerinin ulaştığı rakamları geride bırakırken; Hürriyet okurları, E-Gazete uygulamasını günlük 50 bin, haftalık 350 bin kez ziyaret ediyor.

Tablet okurunun beklentisinin farklılaşması ve ilgi alanlarının değişmesiyle, okurlar artık okuduğu haberin videosunu da izlemek, farklı spor dalları hakkında analizler okumak, dünyadan ilginç fotoğraflar görmek, içeriği 'parmağının ucunda' hissetmek istiyor. Hürriyet Tablet uygulaması tam da bu beklenti ve ihtiyacı karşılamaya yönelik hazırlanmış bir uygulama.

Bir haftadır Apple Store’da en çok indirilen uygulamalar arasında 1 numarada yer alan Hürriyet Tablet’te, Manşet, Güncel, Ekonomi, Spor, Kelebek, Seyahat bölümlerinin yanı sıra Cumartesi ve Pazar eklerinin bambaşka yorumları yer alıyor. Günün videosu ve foto galeriler oldukça beğenilirken, HTML5 tabanlı bir uygulama olduğu için reklamverenler için de oldukça cazip.

Tablet bilgisayarların tüm olanaklarını kullanan yeni Hürriyet Tablet uygulaması, App Store ve Android Market’te, ücretsiz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

8 Nisan 2013 Pazartesi

EREBOS


Merhaba! Yeni bir kitap yorumu ile birlikteyiz. Bugünkü kitabımız yine macera severler için. Yazarı U. Poznanski. Pegasus Yayınevin’den çıkan “EREBOS” isimli kitabın yayın yılı 2011. EREBOS aslında günümüzü anlatan bir macera kitabı. Yeni teknolojinin ve sanal dünyanın insanlar, özellikle gençler üzerindeki etkisini anlatan bir kitap. Bilgisayarların ve sanal dünyanın gençleri nasıl mahkum ettiğini, macera romanı tadında anlatıyor. Belgesel niteliğinde asla değil yanlış anlaşılmasın.

Açık söylemek gerekirse kitabı yeri geldi nefesimi tutarak okudum. Bir bilgisayar oyunu çok gerçekçi. O kadar gerçekçi ki, siz oyun mu oynuyorsunuz yoksa oyun mu sizinle oynuyor anlamak

Hayatta İstediğiniz Yerde Misiniz?


Evet. Bu soruyu kendinize daha önce hiç sordunuz mu? Yaşadığınız hayat gerçekten yaşamak istediğiniz hayat mı diye.

Hepimiz hayallerle büyürüz küçük yaşlardan itibaren. Kimimiz ünlü bir doktor olacaktır. Kimimiz zengin bir işadamı. Öğretmenine hayran olup öğretmen olmak isteyen birçok öğrenci vardır aramızda. Aynanın karşısında saatlerce dans edip şarkı söyleyenleri unutmayalım. Bir de okulun arka

ATEŞBÖCEĞİ YOLU


Merhaba! Kristin Hannah hayranlarının ilgisini çekeceğimi umuyorum. Çünkü bugün bahsedeceğim kitap Pegasus Yayınlarından çıkan “Ateşböceği Yolu”. Kristin Hannah’ın okuduğum ilk romanı. Bu romanla hayran kitlesine bir kişiyi daha ilave etmiş oldu. Beni… Bu kitabı bir gazetenin vermiş olduğu kitap ekinde görmüştüm. İlk olarak ilgimi çeken pastel renklerin hakim olduğu kapak dizaynı oldu. Arka kapağındaki yorumlar karar vermemdeki diğer etken. (Yazımın sonunda bunlardan birini bulacaksınız.)

İki kadın, çocuklukları birlikte geçmiş. “Ateşböceği Yolunda” Hayat rüzgarı onları ayrı yerlere sürüklese bile onlar asla ayrılmamış. Yani onlar gerçek dostluğun ne olduğunu herkese göstermiş. Mutluluklarını da, kederlerini de hep birlikte yaşamışlar. Hayatlarının sonuna kadar… Kim böyle bir dostluk yaşamak istemez ki? Okuduğunuz her sayfada bu soruyu defalarca soracaksınız kendinize.

7 Nisan 2013 Pazar

İzmir Kitap Fuarı Yaklaşıyor


Bu yıl 18. düzenlenecek olan İzmir Kitap Fuarı 20-28 Nisan 2013 tarihlerli arasında kapılarını tüm kitap severler için açacak.

Fuarın onur konuğu ise Ahmet Cemal

Fuarla ilgili tüm ayrıntılar için www.izmirkitapfuari.com sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
 
 

ANLAR


Merhaba! Daha önce yayınlamış olduğum "Kusursuz Olmaya Çalışmayın An'ı Yaşayın" isimli yazımda geçen Jorge Luis BORGES'ın "ANLAR" şiirinin tamamını sizlerle paylaşmak istedim.

Benim çok sevdiğim bir şiirdir. Hayatın nasıl yaşanması gerektiğini anlatır bizlere. Tabi biz ne kadar uyabiliyoruz bilmiyorum…


ANLAR 

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, 

İkincisinde, daha çok hata yapardım. 

Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım. 

Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, 

Çok az şeyi 

Ciddiyetle yapardım. 

Temizlik sorun bile olmazdı asla. 

Daha çok riske girerdim. 

Seyahat ederdim daha fazla. 

Daha çok güneş doğuşu izler, 

Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim. 

Görmediğim bir çok yere giderdim. 

Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye. 

Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine. 

Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben. 

Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu. 

Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten. 

Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın. 

Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan, 

Gitmeyen insanlardandım ben. 

Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım. 

Eğer yeniden başlayabilseydim, 

İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. 

Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla. 

Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, 

Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer. 

Ama işte 85'indeyim ve biliyorum... 

ÖLÜYORUM... 

      
Jorge Luis BORGES 

5 Nisan 2013 Cuma

Akıllı Hareket Mobilizm, Araç Sahibi Olmanın En Ekonomik Yolu

Türkiye'yi araç paylaşım ile tanıştıran Mobilizm'in sloganı "Akıllı Hareket".  Çünkü Mobilizm üyesi olmak bir çok açıdan araç sahibi olmanın en ekonomik ve akıllıca yolu.
Bir araç satın aldığınızda ağır bir finansal yükün altına girmek ile kalmıyor, aracınızı kullanmadığınız zamanlarda bile eskime payı, vergi, bakım gibi birçok masrafa katlanmak zorunda kalıyorsunuz.  Mobilizm'de ise sadece kullandığınız kadar ödüyor, sizin gibi araç satın almanın maliyetlerinin farkında olan kişilerle birçok farklı aracı paylaşıyorsunuz.  Örneğin ortalama 40 bin TL maliyeti olan bir aracı ayda 30 saat kullanmanın maliyeti, araç sahibi biri için 875 TL iken, Mobilizm kullanıcısı için sadece 450 TL’ye geliyor.

Mobilizm'in en önemli özelliklerinden biri saatlik kullanım opsiyonu. Araç modellerine göre saatlik kullanım ücretleri 9.99 TL'den başlıyor. Sadece gece kullanımını kapsayan ve akşam 7 sabah 9 saatleri arasında blok kullanımı içeren MobiNight tarifesinde ücretler ise sadece 49.90 TL'den... 24 saati kapsayan günlük kullanımı tercih ederseniz ise ücretler 99.90 TL'den başlıyor.

Mobilizm'de saatlik kullanımlar dışında alınan tek ücret ise km başı 50 kuruşluk mesafe ücreti.  Mobilizm araçlarında depo, Petrol Ofisi istasyonlarında taşıt tanıma sistemi ile para ödenmeden doldurulabiliyor.

Siz de akıllı harekete katılmak isterseniz www.mobilizm.com' den üye olabilir, http://www.facebook.com/akillihareket sayfasını takip edebilir, #akillihareket hashtagini kullanarak Mobilizm hakkında düşüncelerinizi belirtebilirsiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

4 Nisan 2013 Perşembe

ROSE


“Senin burada en arka sırada olacağını tahmin etmiştim”

“ Buradayım, çünkü buna tahammül edemiyorum” derken bir damla gözyaşı süzüldü yanağından genç adamın.

 Genç kız süzülen gözyaşını, parmağıyla nazikçe sildi. “Hani söz vermiştin bana ağlamayacaktın”

“Sen de söz vermiştin” diyerek gözlerinin içine baktı kızın. İçinde kaybolduğu engin denizlere benzettiği gözlerine. Gülümsedi genç kız “Ben sözümü tuttum aşkım, bak işte buradayım”

“Hayır” dedi genç adam. “Tutmadın. Hastanede dayanacağına dair bana söz verdin. Biraz daha dayanacaktın” Yüzünü ellerinin arasına almak istedi genç kızın. Ama yapamadı. Kolları taştan daha ağırdı sanki kalkmıyorlardı.

Genç kız tekrar gülümseyerek “beni seven ne kadar çok insan varmış” dedi. Başını çevirdiğinde genç adamın buruk aynı zamanda donuk bakışıyla karşılaştı.

“Veda etmek için geldin değil mi? Beni terk edeceksin. Bu koskoca dünyada yapayalnız bırakacaksın beni”

Genç kız konuşmadan sadece seyrediyordu aşık olduğu adamı. Çok sevmişti kumral prensini. Beyaz atlı değildi ama onun prensiydi. Hep yanındaydı aşkıyla, sadakatiyle onu hiç bırakmamıştı. Genç adamın konuşmasını kesti. “Benim için ağlamayacaksın, hayatına devam edeceksin”

Genç adam bu sözlere çok kızdı. İnat yaparcasına bağırdı. “Ağlayacağım, her gün mezarına gelip ağlayacağım”

Kızın gülümsemesi kesildi. “Benim bir mezarım olmayacak” dedi.

“Bu da ne demek” diye tam soracağı sırada, genç adama seslendiler. Genç adam başını tekrar çevirdiğinde kız yoktu. Rose gitmişti.

Arkadaşı acı dolu gözlerle yanına geldi. “Robert, Rose’un ailesi bunu sana vermemi istedi”

Robert, arkadaşının elindeki metal su kabına benzeyen şeye baktı. “Bu nedir?”

Arkadaşı yere bakarak ve acı dolu bir şekilde “Rose’un külleri”

“Ne demek Rose’un külleri” diyerek bağırmaya başladı. “Rose orada yatıyor” Koşarak tabutun yanına gitti. Tabut boştu. Rose’u bu tabutun içinde görmeye dayanamayacağı için hep arkada kalmıştı. Rose’da bunu biliyordu. Her şeyi düşünmüştü. Birden Rose’un sözleri yankılandı kulaklarında “Benim bir mezarım olmayacak”

Şaşkınlıkla ailesine baktı. “Bunu Rose sağlığında istedi ve sana söylemememiz için de bize yemin ettirdi. Üzgünüz Robert.”

Robert’ın dizleri çözüldü. Metal kap hala arkadaşının elindeydi. Uzanıp Rose’u arkadaşının elinden aldı. Kendini dışarı attı.

Nereye yürüdüğünü bilmeden, Rose’un sesi kulaklarında yürüdü yürüdü…

Güneşin batmak üzere olduğunu fark etti. Rose’un en sevdiği saatlerdi. Böyle bir akşam vaktinde tanışmış olmalarının bunda payı vardı tabii ki. Yönünü değiştirip koşmaya başladı. Artık nereye gideceğini çok iyi biliyordu. Metal kabı sıkı sıkı tutuyordu. Sonunda durdu. Rose bu köprüde durup denizi seyretmeyi çok severdi. Denize bakarak kararını verdi. Rose en sevdiği yerde olmalıydı. Ama yalnız olmamalıydı, böylece verdiği sözü de tutmuş olurdu. Metal kabın kapağını açtı ona sımsıkı sarıldı, gözlerini kapattı. Ve Rose ile birlikte derin sonsuzluğa atladı.
www.edebiyathaber.net sitesinde Yaşasın video öykü! (8) için yazmıştım. Yaşasın video öykü! (8) uygulamada gösterime girmedi.
 

2 Nisan 2013 Salı

TRAVMA


Bugün sizlerle okuduğum bir macera kitabını paylaşacağım. Macera severlerin ilgisini çekeceğine eminim. Kitabımızın ismi "TRAVMA". Koridor Yayıncılıktan çıkan kitabın yazarı Steve Hamilton. 2011 yılında Edgar Ödülüne layık bulunmuş bir kitap. (Edgar Allan Poe Ödülleri, ismini yazar Edgar Allan Poe'dan alır. Amerikan Gizem Yazarları topluluğu tarafından her yıl verilen bir ödüldür. Bir önceki yıl gizem dalında basılan ya da üretilen roman, televizyon, film ve tiyatro dallarında verilir.) Arka kapağında bulunan övgüler ve ödül almış olması kitabı almamdaki en büyük etken oldu. Şimdi gelelim kitaba.

Şahit olduğu bir olaydan dolayı konuşmayan ve kendi hikayesini yazarak insanlarla iletişim kuran bir çocuğun hikayesi. Nasıl bir kilit sanatçısı olduğunu anlatan, gizemli ve gerilim dolu olaylarla hayatını sürdürmeye çalışan bir çocuk. Her an ölüm tehlikesi ile burun buruna. Ama o çok soğukkanlı. Mike ‘ında korktuğu zamanlar oluyor, ancak; kilitleri, kasaları ve şifreleri açmaya-çözmeye devam ediyor. Çünkü o bir sanatçı. Kilit sanatçısı. En iyi hırsızın bile cesaret edemediği kilitleri açıyor, her seferinde kendini bir kat daha yeniliyor. Aynı zamanda aşık. İşlediği suçtan ötürü kamu cezasını çekmeye gönderildiği evin küçük ve hoş kızına aşık oluyor. Aşkını resimlerle anlatıyor, aşkına resimlerle ulaşıyor. Her gün kızın odasına gizlice girip yatağına bir resim bırakıyor. Konuşan resimler. Kız da onunla resimlerle konuşuyor. Trajik olayı paylaşmasını istiyor. Resimlerle bu isteğini anlatıyor. Çarpıcı ve elinizden bırakamayacağınız, bir sonraki sayfayı merak edeceğiniz bir kitap. Gerilim ve macera romanlarını okumayı seven bir kişi olarak kütüphanemin en üst raflarında yer alan bir kitap. 2011 yılının Edgar Ödülünü hakkıyla alan bir kitap.
 
 
 

Hediye Seçimi Yaparken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

Hediye almayı kim sevmez ki. Özellikle özel günlerinizde size verilen hediyelerin yeri başkadır. Peki, siz birine hediye beğenirken neler düşünüyorsunuz. Seçtiğiniz hediyenin rengi, şekli, hediye alma sebebiniz ve kime aldığınız bunların hepsi çok önemlidir. Şimdi bakalım hediye seçimi nasıl olmalıdır.

Hediye seçiminde en önemli faktör hediyeyi alacağınız kişinin cinsiyetidir. Biliyorsunuz ki bir erkeğe hediye almak bir bayana hediye almaktan her zaman daha zordur. Çünkü erkeklere alınacak hediye seçenekleri oldukça kısıtlıdır. Bir bayana bilezik, kolye, küpe gibi takılar, sevimli oyuncaklar, masa süsleri gibi hediyeler alabiliyorken, bir erkeğe ise gömlek, kravat gibi belirli ve kısıtlı seçenekli hediyeler ortaya çıkıyor.

Hediye alacağınız kişinin cinsiyetinden sonra, o kişinin yakınlık derecesi önem kazanmaktadır. Eğer hediye alacağınız kişi anne, baba, kardeş gibi yakın derecede akrabanızsa işiniz biraz daha kolay demektir. Çünkü bu kişilerin nelerden hoşlandığını, hobilerini, sevdiği renkleri, giyim tarzlarını biliyor olacaksınız. Hediye seçiminiz de bu doğrultuda olmalıdır.

Hediye alacağınız kişi yakın bir arkadaşınız ise esprili bir hediye alabilirsiniz. Ama kırıcı olmayın. Arkadaşınızı mutlu edeceğiniz yerde arkadaşlığınızı bozmayın. Arkadaşlarınıza hobileri doğrultusunda bir hediye de alabilirsiniz. Bu durum arkadaşınızı hem mutlu edecektir hem de hediyeniz sizi hep hatırlatacaktır.

Arkadaşınız yeni evlendi veya yeni bir ev aldı. Eviyle ilgili hiçbir detay bilmiyorsunuz. Sakın renkli bir ev eşyası almayın. Hem siz zor duruma düşersiniz hem de arkadaşınız evinde hediyenizi koyacak yer bulamaz. Bu durumda kalmamak için ya daha önce arkadaşınıza giden birini bulun ve detayları öğrenin ya da şeffaf cam ve klasik türden hediyeler alın. Özellikle borcam ve orjinal değilse fincan türü eşyalar almaktan kaçının.

Arkadaşlarınıza kıyafet türü hediyeler almayın. Her kıyafet ve bedenin kesimi farklıdır. Her kıyafet, her insanda güzel durmaz. Tabi ki bir de renk tercihleri vardır. Eğer bu tür hediye alırsanız, bedeni veya rengi arkadaşınıza uymaz ise arkadaşınız hediyenizi değiştirmek isteyecektir. Belki de o mağazada çok da hoşlanmadığı bir kıyafeti almak zorunda kalacaktır.

Hediye alacağınız kişi erkek ise ve çok samimi değilseniz, kravat almaktan kaçının. Çünkü kravat özel hediye kapsamına girmektedir. Arkadaşınıza cüzdan aldıysanız, cüzdanın bozuk para kısmına bir madeni para koyup, arkadaşınıza bunun uğur parası olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu durum hediyenize hem espri katacak hem de arkadaşınız uğur paranızı her gördüğünde sizi hatırlayacaktır.

Gelelim özel hediyelere yani sevgiliye alınan hediyelere. Bu hediyelerin her zaman özel olması istenmektedir. Her zaman sizi hatırlatmalıdır. Onun devamlı üzerinde taşıyabileceği bir hediye alabilirsiniz. Beraber vitrinlere bakarken üzerinde çok durduğu ama almadığı bir eşyayı aklınızda tutup alabilirsiniz. Sohbetiniz esnasında bahsettiği, istediği veya beğendiği bir şeyi alabilirsiniz. Hoş bir sürpriz olacaktır.

Hediye olarak pantolon ve ayakkabı denemeden alınmayacağı için riskli hediye grubundadır. Bir başka riskli hediye de parfümdür. Çünkü hediye alacağınız kişinin kullandığı parfümü veya hoşlandığı kokuları bilmiyorsanız parfüm almanız çok riskli olacaktır. Aldığınız kişi parfümü beğenmeyebilir. Parfüm aynı zamanda acele karar verilmiş bir hediye görünümü verebilir.

Hediyeniz ne olursa olsun, önemli olan sunum şeklidir. “Al sana bunu aldım” şeklindeki sunuşunuz aldığınız hediye çok şık ve pahalı bir hediye olsa dahi hediyeyi aldığınız kişinin gözünde önemini yitirecektir. Basit bir hediye almış olabilirsiniz. Ancak, sürpriz ve özel bir sunumla hem o anı hem de hediyeyi unutulmaz yapabilirsiniz.

Dolayısıyla, hediye seçiminde hediye alacağınız kişinin zevkleri, hobileri, renk tercihleri, size olan yakınlık derecesi önem taşımaktadır. Ama en önemlisi de sunum şeklidir. Hediyelerinizi kişiselleştirerek özel anları özel hediyelerle kalıcı hale getirebilirsiniz.

HAYAT VE HÜZÜN


Merhaba! Bu sayfada sizlerle okuduğum kitapları paylaşmak ve kendimce yorumlamak istedim.

İlk olarak en sevdiğim Türk kadın yazar Ayşe Kulin'in en sevdiğim iki kitabından bahsetmek istiyorum. Belki bu kitapları çoğunuz okumuşsunuzdur.

Evet! Bugün bahsedeceğim kitaplar "HAYAT" ve "HÜZÜN". Bu kitaplar akıcı anlatımıyla hayranlarına Ayşe Kulin’i yakından tanıma fırsatı veriyor. Bu kitaplardan ayrı ayrı bahsetmek hata olur bence. Çünkü “HAYAT” ve HÜZÜN” birbirini tamamlayan iki kitaptır.

“HAYAT” Ayşe Kulin’in çocukluk, gençlik ve okul yıllarındaki asi, inatçı ve aynı zamanda neşeli Kulin’i. “HÜZÜN” ise, Türkiye’nin zor günlerini, bu zor günler içinde kendi ve çocuklarının hayatı için her türlü zorluğa göğüs geren mücadeleci Kulin’i anlatıyor. 2 kitap, gerçek yaşam. Elinizden bırakamayacağınız kadar sürükleyici. Gerçek karakterlerle sizi geçmişe götüren ve o yılları tekrar yaşatan eserler. Okumayanlar için kesinlikle tavsiye ediyorum…


KAZA


Kumların üzerinde yürüyorum. Güneşin batmak üzere olduğunu fark ediyorum. Ayaklarım çıplak. Hafif bir esinti var yüzümü okşayıp geçen. İlerliyorum, etrafıma bakınarak. Kumların arasından yoluma çıkan otlar engellemeye çalışıyorlar beni, durmuyorum. Yalnızım, kumlarda sadece benim ayak izlerim kalıyor.

Yüksek bir tepeden bakıyorum şimdi. Önümde uçsuz bucaksız masmavi bir deniz var. Yürümeye devam ediyorum. Ancak, nerede olduğumu bilmiyorum. Neden yalnızım? Neden benimle birlikte değilsin? Hâlbuki hiç ayrılmazdık seninle…

Tepeden aşağıya iniyorum. İleride bir ev var. Ahşap, iki katlı ve ıssız. Hayat belirtisi yok. Yoksa, yoksa sen bu evde mi bekliyorsun beni. O yüzden mi ben buraya geldim. Seninle buluşmaya. Biliyordum, beni bırakmayacağını, hep yanımda olacağını biliyordum.

Kapının sarı metal kolunu yavaşça çeviriyorum. Gıcırdayarak açılıyor kapı. Sessiz olmaya çalışıyorum. Uyuyorsundur belki diye. Sen uykuyu seversin. Otobüs ile seyahatlerimizde de omzumda uyurdun. “Huzurum sensin” derdin bana.

Yavaş adımlarla giriyorum içeri. Zevkle döşenmiş bir ev. Bu sandalyeler, masalar, ayna hepsi benim sevdiğim tarz eşyalar. Bu katta değilsin. Sürpriz yapmayı seversin sen. Üst kata çıkıyorum. Ayaklarım hala çıplak. Ahşap merdivenler bana yol gösteriyor.

Hangi kapının arkasındasın. Küçük bir odaya giriyorum önce. Sadece iki yatak var burada, sen yoksun. Yandaki oda kapısının aralık olduğunu görüyorum. Hızla açıyorum kapıyı seni bulmak umuduyla ama burada da yoksun.

Tam ümitsizliğe kapılmışken ahşap sandığı görüyorum. Bu benim sandığım. Daha önce annemindi. Bana vermişti seninle evlenirken. Alay etmiştin benimle “hala var mı bu sandıklardan diye”. Nasıl geldi bu sandık buraya, metal sapından tutup açıyorum ne bulacağımı bilmeden.

Fotoğraf makinesi çıkıyor içinden. Hep istediğim polaroid fotoğraf makinesi. Fotoğraf çekmeyi sevdiğimi biliyorsun. İlk fotoğrafımı çekiyorum bu odayı ve sandığı. Flaş patlıyor ve fotoğraf çıkıyor. Fotoğrafa bakıyorum, İşte ordasın yatağa oturmuş dışarıyı seyrediyorsun. Bu evdesin benimlesin. Her zaman ki gibi yanımdasın. Diğer odaya da gelir misin benimle. Kırmıyorsun beni, kapıda durup gülümsüyorsun bana.

Dördüncü kez flaş patlıyor ama sen yoksun. Nerdesin? Beş, altı, yedi ardı ardına patlıyor flaşlar. Hiçbirinde yoksun. Hayır, beni burada tek başıma bırakamasın.

Bir flaş da pencereden dışarı patlıyor. İşte ordasın. Gidiyorsun. Buna izin veremem. Gidemezsin…

Koşarak evden çıkıp kumsala iniyorum. Neredesin?

Sen hep yanımdaydın beni bırakamazsın. Neredesin?

Yanımda evet hep yanımdaydın. Son bir flaş patlıyor yüzümde… Artık birlikteyiz.

“Memur Bey, ben Doktor C. Olay yerine 30 dakika önce intikal ettik. Kadın 20-25 yaşlarında, ölüm saati 19.32. Uğraştık ama kurtaramadık. Direksiyondaki eşi olmalı. O, kaza anında ölmüş. Büyük ihtimal direksiyonda uyumuş ve beton direğe çarpmışlar.”
www.edebiyathaber.net sitesinde Yaşasın video öykü! (7-uygulama) da yayınlanmış öyküm.

MİNİK YÜREK

Büyükanne minik bebeği, ayağında sallayarak uyutmaya çalışıyordu. Minik bebek yaşadıkları karşısında o kadar bitkin ve zayıf düşmüştü ki uyumaya bile gücü yoktu. Minik yeşil gözlerini tavana dikmiş gülümsüyor, sanki cenneti görüyordu. Onlarca doktorun mücadelesi, ilaç tedavileri, hiçbiri sonuç vermemişti. Ağırlığı, kemikleri ve derisinin toplamından ibaret kalmıştı.

Annesi üzgün ve yorgundu. İki katlı evin alt katındaki küçük mutfakta, raflardaki bütün tabakları indirmiş yıkıyordu. Tabaklar temizlendikçe, yaşadıkları kirli ve kara günleri de temizlemiş gibi hissediyordu. Geçmiş temizlenmezdi, bunu o da biliyordu. Peki, gelecek aydınlanır mıydı? Daha neler yaşanacaktı?

Halbuki yaklaşık bir yıl önce her şey çok güzel ve herkes çok mutluydu.

Minik bebek sıcak bir yaz gününde dünyaya gelmiş ve bütün aileyi sevince boğmuştu. Sağlıklı bir bebekti. Başta abisi olmak üzere ailenin gözbebeği oldu. Küçücük ağzı, elleri ve ayakları ile dünyaya ben de varım diyordu. Abisi, minik bebeğin elleri ve ayaklarına bakıp ne kadar da küçük, nasıl büyür ki diye düşündü. Sonra da, kızlar sulu göz olur şimdi ne yapsam ağlar bu diye de aklından geçirdi. Aylar geçtikçe minik bebek biraz daha büyümüş ve çevresine tepkiler vermeye başlamıştı. Güler yüzlü ve uslu bir bebekti. Hatta tombul bir bebek bile sayılabilirdi. Bu mutlu ve sağlıklı günler çok kısa sürdü. Minik bebek yedi aylık olduğunda herkesin unutmak istediği günler başlamıştı.

Minik bebeğin abisi bir gün okuldan geldiğinde kendini bitkin hissediyordu. Ateşi de vardı. Büyükanne onu kapıda bitkin halde görünce telaşlandı. Önce, okulda koşup çok terlediği için hastalandığını düşündü. Ateşi çok yüksekti. Yatağına yatırıp ateşini düşürmeye çalıştı. Minik bebek ise diğer odada dedesiyle birlikte oynuyordu. Büyükanne, ateşi düşürmek için sirkeli su hazırlamış, ellerini, kollarını ve tüm vücudunu siliyordu, itiraz etmelere aldırmadan devam ediyordu. Kollarını kaldırıp koltuk altını silmek istedi ve küçük minik kırmızı bir leke gözüne ilişti. Hemen diğer koluna da baktı iki kırmızı leke de orada vardı. Yüzünde ve ensesinde de birkaç tane kırmızı leke gözüne ilişti. Büyükanne, dedenin yanına gidip minik bebekle beraber abisinin olduğu odaya kesinlikle girmemesini söyledi. Tahmin ettiği hastalık KIZAMIK dı.

Büyükanne, akşam işten gelen minik bebeğin annesi ve babasına durumu anlattı. Minik bebeğin abisinin vücudunda kırmızı lekeler artmış, kollarında ve bacaklarında da çıkmaya başlamıştı. Büyükannenin tahmin ettiği hastalığın belirtileriydi bunlar. Minik bebeğin abisini vakit kaybetmeden doktora götürdüler. Teşhis doğru çıkmıştı. Hastalığın adı kesinleşmişti. KIZAMIK.

Anne, evde yedi aylık bir bebeğinin de olduğunu doktora söylediğinde, doktor bebeğe bulaşmaması konusunda çaba gösterilmesi gerektiğini söyledi.

Tüm aile bu konuda büyük bir hassasiyet göstermeye başlamıştı. Minik bebek bir odada, abisi diğer odada yatıyordu. Abisinin yanından çıkıp, bebeğin odasına girecek olan herkes önce elini-yüzünü yıkıyor ve kendini dezenfekte ediyordu. Hastalık gün geçtikçe hafiflemeye başlamıştı. Kırmızı küçük lekeler tek tek yok olmasına rağmen herkes minik bebeğin yanına girerken dezenfekte olmayı unutmuyordu. Ancak bütün çabalar ve gösterilen hassasiyet minik bebeği korumaya yetmemişti.

Yaklaşık bir ay sonra minik bebek ateşlendi. Huzursuzdu, ağlıyordu. Annesi onu sakinleştirmek ve ateşini düşürmek için büyük bir çaba sarf ediyordu. Annesi bebeğin ateşini düşürmeye çalışırken boynunda ve ensesinde küçük kırmızı lekeler olduğunu gördü. Telaşa kapılmıştı. Hemen eşine haber verdi. Minik bebeği de alıp doktora gittiler. Teşhis maalesef minik bebeğin abisine konulan teşhis ile aynıydı. KIZAMIK.

Tüm ailenin gösterdiği çaba boşuna gitmişti. Minik bebeğe hastalık bulaşmıştı. Doktor minik bebek için bu hastalığın ağır olacağını ve çok itina gösterilmesini söylemişti. Herkes elinden gelen çabayı gösteriyordu. Minik bebeğin abisi de ailesine yardımcı oluyor, annesinin işi olduğunda kardeşinin yanından hiç ayrılmıyordu.

Minik bebek doktorun da söylediği gibi hastalığı çok ağır geçiriyordu. Bu hastalık onun minik vücudunu çok yormuştu. Vücudundaki kırmızı lekeler kaşınıyordu ama bunu dile getiremediği için ağlıyor ve huysuzlanıyordu. İştahı kesilmişti, yemiyordu. Bağışıklık sistemi alarm vermeye başlamıştı. Gün geçtikçe zayıflıyordu ve hastalık minik vücudunu daha fazla yoruyordu. Kızamığın minik bebeğin vücudunu işgal etmesinin üzerinden bir hafta geçmişti. Küçük kırmızı lekeler yavaş yavaş azalıyordu. Minik bebeğin direnci de kırmızı lekelerle beraber azalıyordu sanki. Tüm aile minik bebek için seferber olmuştu. Gülmeyi unutan ailede herkesin amacı aynıydı, minik bebeği hayatta tutmak.

Hastalığın minik vücuda girmesinden yaklaşık iki hafta sonra minik bebek düzelmeye başladı. Doktorun verdiği ilaçlar etkisini gösterdikçe minik bebek dünyaya ve ailesine yeniden yeşil gözleriyle bakmaya başlamıştı ve az da olsa yemek yiyiyordu. Tüm aile mutluydu. Minik bebekleri iyileşmiş ve aralarına dönmüştü.

Kızamık minik bebeğin vücudunu terk edeli iki ay olmuştu. Minik bebek etrafına gülücükler vermeye başlamıştı. Ailesi ile oyunlar oynuyor, abisine gülüyor hatta emeklemeye çalışıyordu. Yaşanan sıkıntıların hepsi geride kalmıştı. Fakat minik bebeğin bağışıklık sistemi tam anlamıyla düzelmemişti. İşte onu ölümün kıyısına getiren hastalık da bu zayıf anında yakalamıştı.

Güzel bir hafta sonunda minik bebek ve ailesi hep birlikte kahvaltı ediyorlardı. Minik bebeğin o sabah iştahı yoktu. Çok iştahlı bir bebek sayılmazdı ama o sabah hiç bir şey yemiyordu. Kahvaltıdan az sonra minik bebek kustu. Annesi midesini üşüttüğünü düşünerek ona ıhlamur kaynattı ve içirmeye çalıştı ama bebek içmeyi reddetti. Annesi bebeğin bezini değiştirirken de ishal olduğunu gördü. Hem kusuyordu hem de ishaldi. Sıkıntılı günler bitti derken yeniden başlıyordu.

Minik bebek doktora götürüldüğünde üçüncü defa kusmuş ve hala ishaldi. Doktor yaptığı muayene sonucunda minik vücudun mikrop kaptığını ve vereceği ilaçlarla üç gün içinde normale döneceğini söylemişti. Ama söylenen olmadı. Kusma kesilmişti ancak ishal devam ediyordu. Minik vücut gün geçtikçe su kaybediyordu. Vücudun kabul ettiği su, reddettiği sudan az olduğu için minik bebek ailesinin gözü önünde eriyordu.

Minik bebeği her gün başka doktor muayene ediyor ve ilaçlar veriyordu. İğneler, fitiller, şuruplar…… Büyük insanlar bile bu kadar ilaca dayanamazdı. Minik bebek hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Ailesi asla vazgeçmedi, vazgeçemezdi. Bir anne, bir baba çocuğundan nasıl vazgeçebilirdi? Tüm imkanlarını minik bebeğin iyileşmesi için kullanıyorlardı. Gözlerinden yaş hiç eksilmedi. Günlerce, gecelerce başından ayrılmadılar. Bebekleri gözlerinin önünde eriyordu. Profesörler, uzmanlar, hastaneler, verdikleri ilaçlar hiçbiri ama hiçbiri işe yaramıyordu. Ama ölüm asla akıllarına gelmedi. Minik bebeğin ailesi dışında herkes gösterilen çabaların boşuna olduğunu düşünüyordu.

Bir hafta sonu minik bebek ve annesi büyükanneye gelmişlerdi.

Büyükanne minik bebeği, ayağında sallayarak uyutmaya çalışıyordu. Minik bebek yaşadıkları karşısında o kadar bitkin ve zayıf düşmüştü ki uyumaya bile gücü yoktu. Minik yeşil gözlerini tavana dikmiş gülümsüyor, sanki cenneti görüyordu. Onlarca doktorun mücadelesi, ilaç tedavileri, hiçbiri sonuç vermemişti. Ağırlığı, kemikleri ve derisinin toplamından ibaret kalmıştı.

Annesi üzgün ve yorgundu. İki katlı evin alt katındaki küçük mutfakta, raflardaki bütün tabakları indirmiş yıkıyordu. Kapı çalındı. Minik bebeğin babası kapıda annenin yorgun yüzüne, üzüntü ve kederle bakıp, bebeği sordu. İkisi de yaşlarından on yıl daha yaşlı gözüküyordu. Anne, bebeğin yukarıda olduğunu artık bakmaya cesaretinin olmadığını söyledi. Baba yukarı çıkıp bebeği görünce kederi daha da arttı. Çünkü minik bebek sadece nefes alıyordu, yok denecek kadar küçülmüştü.

Çocuk hastanesine tekrar gitmeye karar verdiler.

Çocuk hastanesinin acil servisi hafta sonu için bile çok kalabalıktı. Çaresizce sıralarını beklediler. Sanki her çocuk hastaydı ve buraya gelmişti. Sonunda sıra onlara gelmişti. İçeride genç bir doktor vardı.

Doktor çocuğun neyi var diye sorduğunda, anne çoktan bebeği muayene masasına yatırmış bekliyordu. Doktor bebeği görünce çok şaşırdı. Minik bebeğin anne ve babasına bakıp bağırmaya başladı. Neden daha önce gelmemişlerdi? Neden bebek bu hale gelene kadar beklemişlerdi? Nerede yaşıyorlardı?

Anne elindeki ilaç ve reçete dolu torbayı genç doktorun masasının üzerine boşaltırken, haftalardır yaşadığı acıyı, kederi ve hüznü de boşaltmıştı adeta. Torbanın içindeki ilaçlar ve reçeteler bir anda etrafa yayıldı. Genç doktor şaşkınlık içinde üzerinde profesörlerin, doçentlerin, uzmanların ve hastane kaşelerinin olduğu reçetelere baktı. Bu ailenin haftalardır yaşadığı her şey bu torbada birikmişti. Başını kaldırıp onlara baktığında gözlerindeki kızgınlığı ve acıyı aynı anda gördü.

Minik bebeği sessizce muayene edip, reçete yazdı. 3 adet iğne. Reçeteyi aileye uzattığında annenin gözündeki yaşları gördü. İkisi de teşekkür ederek çıktı doktorun odasından.

Eve giderken ilk iğneyi yaptırdılar minik bebeğe. O gece tüm aile ayaktaydı, sabaha kadar kimse uyumadı. Ertesi akşam ikinci iğnesini oldu minik bebek. O gece de uyumadı kimse. Herkes bebeğin başında oturmuş, inip kalkan göğüs kafesine bakıyordu. Her iniş kalkış bir umuttu. Minik yürek mücadeleyi bırakmadı.

Sabah olduğunda minik bebek gözlerini açtı ve ailesine baktı. Herkes de ona bakıyordu. Gülümsedi bebek. Tüm aile sevince boğuldu. Minik bebek günlerdir ilk defa tepki veriyordu. Kalkmak istedi ama bunu yapmaya gücü yoktu. Annesi hemen kucağına aldı bebeğini. O kadar narin tutuyordu ki, sanki kırılacak ince bir vazoydu. Gözünden yaşlar boşaldı tüm ailenin. Bu sefer üzüntüden değil, sevinçten ağlıyordu herkes, mutluluktan dökülüyordu bu gözyaşları. Genç doktorun verdiği ilaçlar ve tüm ailenin duaları sayesinde minik bebek hayata tekrar merhaba demişti.

Şimdi önünde upuzun bir yol vardı. Yaşam mücadelesi yoluydu bu. Evet, kaybettiği günler telafi edilebilirdi. Hayır, o günleri kimse hatırlamak istemiyordu. Minik bebeğin şu anda ihtiyacı olan ailesiydi ve ailesiyle birlikte güzel ve sağlıklı günler yaşamaktı.

Abisi kucağına aldı minik bebeği. Minik bebek abisine gülümsedi, abisi de minik bebeğe. “Sakın bir daha hasta olma tamam mı? Ben de olmayacağım çünkü herkes çok üzülüyor.” derken abisinin gözlerinden de yaşlar döküldü. Minik bebek ise abisinin gözyaşlarına merakla baktı ne olduğunu anlamak istercesine. Hayatları boyunca ayrılmayacak olan iki minik yürekti onlar.

Bunlar da ilginizi cekebilir :

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...