30 Mart 2013 Cumartesi

Kitap Satın Alırken Nelere Dikkat Edersiniz?

Kitap okumak benim hayatımın bir parçasıdır. İş yerimde öğle tatilimin yarım saatini kitap okumaya ayırırım. Evimde de boş vakitlerimde (ev işlerinden fırsat bulduğumda) kitap okurum. Eminim bu satırları okuyanların çoğu benimle aynı düşünceye sahipler. Kitap okumak kadar kitap seçmek de zevkle yaptığım bir hobi gibidir benim için. Peki, kitap seçerken nelere dikkat edersiniz hiç düşündünüz mü? Birçok seçenek vardır bu konuda. Bu makalemde bu seçeneklerden birkaçını sizinle paylaşmak istedim.

1-) Yazarına Göre:
Biz kitap kurtlarının beğendiği en az bir yazar vardır. Beğendiğiniz yazarın kitabı çıkar çıkmaz satın alır ve okumaya başlarsınız. O’nun yazdığı kitaplar özeldir sizin için. Yazdığı konular, konuyu anlatım şekli sizi etkileyen başlıca sebeplerdendir. Kitapları kütüphanenizin en güzel köşesinde durur ve en az bir tanesi yazar tarafından imzalıdır.

2-) Yayın Evine Göre:
Her yayın evinin ağırlık olarak yayınladığı bir konu vardır. Örneğin; bazı yayın evleri sadece macera romanlarını, bazıları aşk ve duygusallık içeren romanları, bazıları da kişisel gelişim ile ilgili kitapları yayınlar. Siz hangi tür kitapları tercih ederseniz, o yayın evinin kitaplarını daha çok tercih edersiniz.

3-) Arka Kapak Yazısına Göre:
Bazı kitaplar vardır ki ne o yazarın kitabını daha önce okumuşunuzdur, ne de o yayın evinin kitabını tercih etmişsinizdir. Kitabın arka kapağındaki kısa anlatım sizi etkiler ve kitabı satın alırsınız. Bu anlatım ya kitabın konusudur, ya da okuyucuyu etkileyen birkaç cümledir.

4-) Yorumlara Göre:
Gerek kitap satış sitelerindeki okuyucu yorumlarına göre, gerekse arka kapakta geçen profesyonel yorumlar sizi etkileyebilir. Etkili yazılmış bir cümle ya da övgülerle süslenmiş bir paragraf bu kitabı almanızda büyük rol oynar.

5-) Çok Satanlar Listesine Göre:
Hepimiz çok satanlar listesini her zaman takip ederiz. Bu listedeki en çok satan kitap ilgimizi çeker. Tabi ki konusuna ve yorumlara bakarak tercihlerimizin içine alırız. En çok satan kitabı tercih etmediğimiz zaman da mutlaka olur. Bu konuda madde 3 ve 4 de bahsettiğim konular etkili olabilir.

6-) Kitabın Kapağına Göre:
Bazı zamanlar kitapevine gittiğinizde bir kitap size göz kırpar. Kitabın kapağını çok beğenirsiniz. O kitabın elektriği sizi etkiler. Elinize alır, sadece arka kapak yazısını okur ve kitabı satın alırsınız. Eminim böyle yapan birçok kitap kurdu vardır.

7-) Seri Olarak Çıkan Kitaplara Göre:
Bazı kitaplar seri olarak okuyucuya sunulur. Kitabın kapağında da serinin birinci kitabı veya ikinci kitabı diye yazar. Bu tip kitaplarda eğer serinin birinci kitabını okur ve beğenirseniz, diğer kitapları da mutlaka satın almak için piyasaya çıkmasını beklersiniz.

Kitap seçiminde benim aklıma gelen tercih seçenekleri bu kadar. Eminim kitap kurtlarının daha birçok seçeneği vardır. Bunları yapacağınız yorumlarla paylaşabilirsiniz. Size bol okumalı günler diliyorum. Kitapsız kalmayın.

29 Mart 2013 Cuma

Bir Anneden Kreş Seçimi ve Kreşe Adaptasyon Sürecine Yönelik Tavsiyeler

Daha önce 2 yaş sendromu ile ilgili makalemde sizi oğlumla tanıştırmıştım. 2 yaş sendromu ve yaşadıklarımı paylaşmıştım sizlerle. Şimdiye kadar anneanne rahatlığı ile yetişen oğlum artık 3 yaşında ve kreşe gidiyor. Çocuğu kreşe giden anne/babaların şu anda “zor bir dönem hem de çok zor” dediklerini duyar gibiyim. Evet, gerçekten öyle hem bizim için hem de oğlumuz için. Kreşe başlayalı yaklaşık bir ay oldu. Tabi ki bu bir ayın ilk haftası alıştırma haftası olarak geçti.

Aslında kreş maceramız bir ay önce başlamadı. Kreş seçimi ile başladı bu macera. Kaç kreş gezdik, kaç kişi ile konuştum, kaç kreşe telefon ettim sayısını hatırlamıyorum. Koşulları tek tek inceledik eşimle birlikte. İşte onlardan bir kaçı;
  • Kreşin açılış ve kapanış saatleri; ikimizde çalıştığımız için bu saatler bizim için çok önemli idi.
  • Kreşin konumu; sabahları ve akşamları araba ile rahatlıkla alınabilecek bir konumda mı?
  • Kreşin fiziksel şartları; ısınma, havalandırma, bahçe, temizlik ve hijyen.
  • Kreşin müdürü ve öğretmenleri; eğitim durumları, güler yüzlü olmaları, sempati duymamız.
  • Kreşin aktiviteleri; çocuğunuza uygun her aktivite mevcut kreşlerde
  • En önemlisi de kreşten içeri girdiğinizde ben çocuğumu buraya emanet edebilirim diyebilmeniz ve o sıcaklığı ve samimiyeti ortamdan alabilmeniz.

Tabi ki bu yazdıklarım uzman görüşü değil, tamamen anne-baba gözüyle bakılanlar ve hissedilen duygular.

Gelelim kreş maceramıza. İlk hafta birer saat gelip gittik. Hem öğretmenine hem de okuluna alışması için bazen beni görerek bazen de görmeden bir saatini geçiriyordu kreşte. Bir hafta sonunda “bugün büyük gün dediler”. Sabah bırakacak akşam alacaktım oğlumu. O kadar zor geleceğini tahmin etmemiştim. Benden ayrılmak istemedi, ağladı. Benim sabırlı ve dik durmam gerekiyordu. Onu bırakırken öyle davranmaya çalışıyordum ama eve gelince o dikliğimden eser kalmıyor, oturup ben de ağlıyordum. Önce yaptığım bana zalimce bile geldi. Ama oğlumdaki değişimleri gözlemledikçe artık böyle düşünmüyorum.

Oğlum 2-3 çeşit yemek dışında yemek yemezdi, yemek yerken dolaşırdı ve hiç acıktığını söylemezdi. Şimdi şu üç haftalık dönemde bile yemek konusunda değişimler var. Yediği çeşitler arttı ve oturarak yemek yiyor. Uykusu da düzene girdi. Sabahları erken kalktığı için, akşamları da aynı saatte yatmaya başladı. Diğer değişimleri de sabırla bekliyorum. Biz ebeveynler evde bazı konuları kendimiz yola koyamıyormuşuz bunu anladım.

Tabi ki çocuğa uygun kreş bulmak, çocuğu kreşe alıştırmak, sizin ve aile büyüklerinin bu duruma alışması çok zor oluyor. Bu hafta oğlum biraz daha alıştı okuluna, sabahları çok ağlamıyor arkamızdan. Akşamları da öğretmenlerine öpücükler gönderip, el sallayarak ayrılıyoruz okuldan. Okulunu ve öğretmenlerini sevmesi önemliydi bizim için. Biz de sanırım daha rahatız, ama aklımız hep onda.

Çocuğunu kreşe göndermek isteyen anne – babalara tavsiyem, öncelikle çok iyi araştırma yapıp, çocuğunuzun mutlu olacağı kreşi bulun. Alıştırma devresinde ise sabırlı ve azimli davranın. Güzel değişimleri gördükçe siz de hem şaşıracak hem de sevineceksiniz. Sağlıklı ve mutlu günler...

Çalışan Kadının Hayatını Kolaylaştırma Yolları

Günümüzde bir çok kadın gerek ekonomik zorunluluklardan aile bütçesine katkıda bulunmak için, gerekse mesleki sevgi, prestij kazanmak ve çevre edinmek gibi sebeplerden dolayı çalışmaktadır. Tabi ki bunların en başında ekonomik zorunluluk gelmektedir. Yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla, eşler birlikte çalışmak zorundadırlar.

Çalışan kadın, hem iş yaşantısı, hem de ev yaşantısı arasında denge kurması gerekmektedir. İş yaşantısını eve, ev yaşantısını ise işe taşımamalıdır. Bu dengeyi sağlamak her zaman söylendiği gibi kolay olmaz. Çocuğun bakımı, ev işleri, iş yerindeki yoğun tempolu çalışma ortamları, kadını zamanla yormakta ve hem fiziksel, hem de psikolojik çöküntülere sebep olmaktadır. Bu tempoya dayanamayıp işini bırakan, evinde oturan ve eğitimli anne olarak hayatını sürdüren birçok kadın bulunmaktadır.

Peki, bu durum doğru mudur? Ne yapılmalıdır?

Başta kadın kendi kendinin yardımcısı olmalıdır. Evim temiz değil, bulaşıklar makineye konmalı, ütü yapmalıyım, çamaşırları asmalıyım ve bunun gibi birçok işin yapılması gerektiğine dair kendi üstünde psikolojik baskı uygulamamalıdır. Çünkü insanın bunları kendi içinden bile tekrar etmesi, daha işe başlamadan insanı yorar.
İş yerinde kendini işine vermelidir. İş yaparken, “akşam evde yemek yok ne yapsam ki”, “eşimin ütülü gömleği de kalmadı ütü de yapmak gerek” gibi fikirleri aklından geçirirken, işine de konsantre olamaz, akşamın planını da tam olarak yapamaz. Dolayısıyla, iş yaşamındaki başarıyı önemli derecede etkiler. Yani; ev evde, iş işte kalmalı.

Kendine zaman ayırmalıdır. Akşamları eve gidip, rutin işlerini bitirdikten sonra, sevdiği bir şeyle ilgilenmelidir. Bu, çocuğu ile oynamak, televizyon seyretmek, kitap okumak gibi yapmaktan hoşlandığı şeyler olabilir. Böylece günün yoğun temposunun yarattığı stresten uzaklaşmış olur.

Eşi, kadının yardımcısı olmalıdır. Çalışan kadınlarının en çok ihtiyacı olan destektir. Eşi, kadının en büyük destekçi olarak, elinden geldiği kadar yardım etmelidir. Kadın salatayı yaparken, sofra kurmak gibi, ya da kadın ertesi günün yemeğini yaparken çocukla ilgilenmek gibi. Bu destek kadını hem fiziksel hem de psikolojik olarak ayakta tutmaya yarar.

Kadının eşine düşen diğer bir görev ise, kendi işini önemli sayıp, kadının işini önemsiz gibi göstermemektir. Kendi yaptığı iş kendi için ne kadar önemli ve zor ise, kadının yaptığı iş de kadın için o kadar önemli ve zordur. Bu konuyu tartışma haline getirip, kadını küçümsememelidir. Bu kadını çok yorar, yıpratır.

Sonuç olarak; toplumumuzda çalışan kadının bir yeri vardır. Evde ev kadını olarak, eşiyle, çocuğu ile ilgilenen, iş yerinde ise iş kadını olarak zor işlerin bile altından kalkabilen bir kadındır. Bu dengeyi sağladıkça, çalışan kadın her zaman ayakta kalmayı başarır.

Geçmiş mi? Şimdi mi? Gelecek mi? Hangisi Daha Parlak?

Geçmişten, Günümüze

Eskiden mahalle bakkalları vardı, şimdi ise hipermarketler var; Eskiden kuzineli sobalar vardı, şimdi ise mikro dalga fırınlar var; Eskiden çamaşırlar kaynatılır elde yıkanırdı, şimdi makinede tek tuşa basmak var; Eskiden bez bebekler vardı, şimdi ise barbie bebek var; Eskiden büyüklerimiz masal anlatırdı, şimdi ise internette çizgi film var; Eskiden tahta atlar, arabalar vardı, şimdi ise playstation var; Eskiden çok az evde telefon vardı, şimdi ise her cepte telefon var; Eskiden tebrik kartları vardı, şimdi ise SMS var, e-mail var; Eskiden komşulara çat kapı girmek vardı, şimdi ise altın günleri var; Eskiden gülen insanlar vardı, şimdi ise gülmeyen insanlar var; Eskiden büyüklere saygı, küçüklere sevgi vardı, şimdi ise... (sizin yorumlarınıza bırakıyorum.)

Aslında o boşluk için ne düşündüğünüzü çok iyi biliyorum. Hayatımızda sevgi ve saygı yok denecek kadar azaldı değil mi? Daha doğrusu insanların birbirine olan tahammülleri azaldı. Hayattan istekleri çoğaldı, hırsları arttı, daha fazlasına sahip olmak için engelleri tanımamaya başladılar. Bu engeller en iyi arkadaşı veya dostu dahi olsa.

Eskiden insanlar birbirlerine yardım ederler, komşusu “of” dese yanında biterdi. Şimdi ise aynı apartmanda oturup da birbirine selam vermeyen o kadar çok insan var ki. Aşklar daha derin, evlilikler sağlamdı. Şimdi “evleneyim de sarmazsa boşanırım” zihniyetiyle evleniyorlar. Evliliklerde, artık aşkın, sevginin, özellikle de saygının yeri kalmadı. Bu da o kadar acı ki…

Şimdi durup yukarıda saydıklarımıza bir daha bakın… Ne düşündünüz veya ne gördünüz?

Ben, teknolojinin ilerlediğini, hayatın kolaylaştığını, komşuluğun yok olduğunu, insanlardaki iletişimsizliğin arttığını ve benzeri kayıpları gördüm. Peki, şimdi soruyorum sizce, “Geçmiş mi?”, “Şimdi mi?”, “Gelecek mi?” hangisi daha parlak?

Geri Dönüşümlü Katı Atıkları Evde Ayırın, Geri Kazanıma Katkı Sağlayın

Ambalajlı ürünlerin hayatımızdaki yeri gün geçtikçe artıyor. Marketlerde yoğurttan, süte, deterjandan, bakliyat ürünlerine kadar her şey ambalajlı olarak satılmaktadır. Kullandığımız ürün ambalajının çevremizi kirletmesine ve doğaya zarar vermesine izin vermemek bizim elimizde. Evimizde yapacağımız çok küçük düzenlemeler ile bu mümkün.

Öncelikle evinize üç adet çöp kutusu alabilirsiniz. Ancak, evinizde şişe ambalajlı ürün tüketimi yoksa veya çok az ise iki adet çöp kutusu işinizi çok rahatlıkla görecektir. (Şişe ambalajlı ürün tüketimi olursa küçük bir torbada toplayabilirsiniz.)

Çöp kutularından birini katı atık malzemeleri için diğerini de organik çöpleriniz (yemek artıkları, geri dönüşümü olamayan malzemeler) için kullanabilirsiniz

Katı atık olarak, kâğıt, karton (toz deterjan kutuları, koliler), plastik malzemeler (sıvı yağ şişeleri, sıvı deterjan ambalajları, meşrubat şişeleri, yoğurt kapları), alüminyum ve metal malzemeler (meşrubat kutuları, alüminyum folyolar, metal şişe kapakları), ayrıca, bakliyat, tuz, kraker gibi mamullerin poşetleri olarak sayabiliriz.

Katı atık olarak saydığımız bu malzemeleri, evimizde temin ettiğimiz çöp kutularından birinde toplayabilir, sokağımızda bulunan çöp kutularına tek çöp poşeti halinde atabilirsiniz ya da mahallenizde geri dönüşüm kutuları bulunuyor ise, bu kutulara atmanız daha uygun olacaktır. Çöp kutularına attığınız poşetler, bu tür malzemeleri toplayan kişiler tarafından alınacak ve geri dönüşüm firmalarına ulaştırılacaktır.

Cam şişeleri de, mahallelerde bulunan şişe kutularına atabilirsiniz. Bu kutular periyodik olarak toplanarak tekrar cam yapılabilmek için ilgili kuruluşlara yönlendirilmektedir.

Bu kategorilerin dışında olan pillerin ve tarihi geçmiş ilaçların da çöpe atılmaması konusunda gerekli hassasiyet gösterilmelidir. Pilleri, şimdi alış veriş merkezlerinde bile bulunan kullanılmış pil kutularına, ilaçları ise sağlık ocaklarındaki veya eczanelerde bulunan tıbbi atık kutularına atabilirsiniz. Bu malzemeler zehirli maddeler içerdiğinden dolayı, doğaya veya çöplerin arasına karışması çok büyük tehlikelere yol açacaktır.

Geri dönüşüme kazandırdığınız her bir malzeme ile başta doğayı koruyacak, ağaçları kesilmekten kurtaracak, aynı zamanda ekonomiye de büyük bir katkı sağlamış olacaksınız. Bu gelecek bizim, temiz tutmak ve ekonomiye katkıda bulunmak bizim elimizde.

Atık Yağları Lavaboya Dökmeyin, Biriktirin, Değerlensin!

Atık Yağlar Sulara Karışmasın

Her birimiz evlerimizde çeşit çeşit yemek yapmaktayız. Türkler olarak bizlerin mutfaklarında bol yağda kızaran patates, patlıcan ve biber gibi yiyeceklerin ayrı bir yeri vardır. Kızartmalar, özellikle yaz yemeği olarak listenin en başındadırlar. Ancak, sağlık açısından da zararlı olanların en başında gelmektedirler.

Yağda kızaran besinlerin vücudumuza, tavada veya fritözde kalan kullanılmış yağın lavaboya dökülmesinin de çevremize zararı vardır. Özellikle de sularımıza. Nasıl mı?
Besinleri yağda kızarttıktan sonra yağı ne yapıyorsunuz?

%80 ev hanımı bu soruma şöyle cevap verdi: “Lavaboya döküyoruz.”
Benim de onlara söylediğim şu oldu. “Yani çevremizi kirletiyorsunuz, yani geleceğimizi kirletiyorsunuz.”

Dünyamızın geleceği belirsiz, kuraklık kapımızda, küresel ısınma sebebiyle mevsimler değişti. Böyle devam ederse, belki bir gün su bulamayacağız. İnsanlar temiz su kaynakları için savaşacaklar. Karanlık gelecek beklerken bizleri bir de atık yağları lavabolara dökerek suları kirletmeyelim.

1litre atık yağ, 1 milyon metreküp suyu kirletiyor. Bununla da kalmıyor, evimizdeki lavabonun gider borularına yapışarak, sizin lavaboya döktüğünüz en ufak bir atığın borunun iç çeperine yapışmasına ve boruların tıkanmasına sebep oluyor.

Peki, ne yapalım?

Biriktirelim evet yanlış okumadınız, tavada, fritözde kalan yağları biriktirelim. Nerede biriktirdiğiniz önemli değil, plastik veya cam şişe, teneke bir kutu, söz konusu olan şu ki asla sulara karıştırmayalım. Bazı belediyelerin bu konuda çalışmaları var. İnternetten araştırarak kendi bulunduğunuz ilin çalışmalarını takip edebilirsiniz. Özel atık yağ toplama şirketleri de 5litre ve üzeri biriktirdiğiniz atık yağları evinizden alabiliyorlar. Bu avantajı da kullanabilirsiniz.

Kızartma yağlarınızı lavaboya döküp çevreyi kirleteceğinize, bırakın bu yağlar biodizel yakıt olsun, yağlıboya olsun boya sanayinde kullanılsın, sanayi sabunu olsun, yeter ki sular ve çevre kirlenmesin.

Bu gelecek hepimizin, çocuklarımızın, gençlerimizin. Onlara temiz çevre bırakmak bizlerin elinde. Geleceğimiz kararmasın, kurumasın, yemyeşil ve temiz bir dünya bizim olsun.

28 Mart 2013 Perşembe

Tiyatro Seyrederken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

Hafta sonu arkadaşlarımla beraber tiyatro seyretmeye gittik. Oyunun konusu güncel ve aynı zamanda trajik bir olayı anlatıyordu. Ancak, bugün bahsetmek istediğim konu oyunla ilgili değil. Tiyatro ve tiyatro gibi diğer sanat etkinliklerini izlerken nasıl davranılması gerektiği ile ilgili. Eminim, çoğumuz bu konuda gayet bilgili ve görgülü. Ancak, hafta sonu gittiğim tiyatroda, bu konuda eksiği olan birçok insan gördüm. Bugün de sizlerle birlikte bu kuralları tekrar hatırlamak istedim.

Tiyatro, baleden sonra severek izlediğim ve takip ettiğim sanat dallarından biridir. Tabi ki bir de zevklerim arasında bulunan operayı unutmamak gerek. Şimdi sinemaseverler de “sinema nerede” diyecekler. Evet, sinemaya da gitmek ve seyretmek zevkli ama tiyatroya verilen emek bence daha fazla sizce de öyle değil mi? Hem sinema seyretmek biraz daha rahat diğerlerine göre. Şimdi gelelim konumuza.

Tiyatro ve Tiyatro Gibi Diğer Sanat Etkinliklerini İzlerken Nasıl Davranılması Gerekir?

Ben hatırlıyorum da daha ilkokulda bile öğretirlerdi bize tiyatroda nasıl davranmalı, giriş çıkışlarda neler yapmalı veya yapmamalı. Hatta öğretmenimiz bizi tiyatroya götürmeden önce bütün kuralları öğretmişti. Şimdi bakalım neler öğrendik bu konuda.

1-) Tiyatroya gitmeden önce mutlaka bilet almamız gerektiğini
2-) Tiyatro oyununun saati gelmeden en az yarım saat önceden salonda olmamız gerektiğini
3-) Tiyatro salonuna girerken sırayla ve sakin bir şekilde girilmesi gerektiğini
4-) Tiyatro oyunu esnasında konuşulmaması gerektiğini
5-) Tiyatro oyunu esnasında yiyecek veya içecek tüketilmemesi, sakız çiğnenmemesi gerektiğini
6-) Arkanızda veya önünüzde oturan kişileri rahatsız edici hareketlerden kaçınmamız gerektiğini
7-) Tiyatro oyunu esnasında cep telefonlarının kapatılması gerektiğini (teknoloji ilerliyor)
8-) Oyun sonunda, selamlama esnasında oyuncuları sadece alkışlamalı, ıslık ve benzeri sesleri çıkarmaktan kaçınılması gerektiği
9-) Tiyatro salonundan çıkarken de sırayla çıkılması ve sakin davranılması gerektiğini

Evet, bizler bu kuralları öğrendik ve öğrendiklerimizi de uyguluyoruz. Ancak, uygulamayan ya da öğrenmeyen/öğretilmeyen bir nesil var karşımızda. Bunu da hafta sonu gittiğim tiyatro oyununda gördüm. Oyun esnasında pet şişeden su içenler, yanındakinin kulağına devamlı bir şeyler söyleyenler, saçını toplayanlar, oturduğu koltukta bir öne bir arkaya devamlı hareket edenler, kolunu başının üstüne kaldıranlar, yanındakinin omzuna yatanlar ve daha sayamadığım birçok davranış.

Şimdi diyeceksiniz, sen oyunu değil de insanları mı seyrettin diye. Oyunu seyrettim evet ama gördüğüm olumsuz tablodan ötürü de çok üzüldüm. Çünkü bu hareketleri yapan kişiler yeni nesildi. Çok üzücü öyle değil mi? Bundan iki sonuç çıkar.

• Yeni nesil büyüklerinden öğrendiğini uygulamıyor,
• Büyükler gençlere bu kuralları öğretmiyorlar.

İki durumda kötü ve üzücü görünüyor. Bu durumu düzeltmek için biz büyükler ne yapmalıyız diye düşünmeliyiz. Yeni neslin tiyatro ve diğer sanat dallarını sevmesini ve saygı duymasını sağlamalıyız. Bu da onları sık sık sanat dalları ile buluşturmak ile olur.

Sanata Gereken Önemi Veriyor Muyuz?

Sonuç olarak; sanat dallarımızın hepsine saygı duyulmalı ve gereken özen gösterilmeli. Yeni nesil de bu konuda bilgilendirilmeli ve kurallara uyulması sağlanmalıdır. Okullarda bu konular üzerinde biraz daha fazla durulmalı. Edebiyat ve Türkçe derslerinde bu konulara da değinilmelidir diye düşünüyorum.

Makalemi Büyük Önder Atatürk’ün sanatla ilgili birkaç sözüyle bitirmek istiyorum. Sanata verilen önemi en iyi bu sözler anlatır.

• Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.
• Sanatkâr el öpmez, sanatkârın eli öpülür.
• Yüksek bir insan topluluğu olan Türk Milleti’nin tarihi bir özelliği de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.
• Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa, tam bir hayata sahip olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir.

İnsan Kazanmanın Yolları: İnsanları Kazanmak İçin 12 Etkin Yol

İnsanları Kazanabilmenin On İki Yolu

Her gün işimiz gereği birçok insanla görüşüyoruz. Kimi insanla çok iyi anlaşıyoruz, kimi insanla hiç anlaşamıyoruz. İnsanlarla anlaşabilmenin, onları kazanabilmenin yollarından bahsetmek istiyorum sizlere. Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci ve kişiler arası iletişim uzmanı olan Dale Carnegie’nin çok ünlü olan “Dost Kazanmak ve İnsanları Etkileme Sanatı” adlı kitabının bir bölümünde geçen “İnsanları Kazanabilmenin On İki Yolu” konusunu ünlü yazarın bilgileri doğrultusunda sizlere yorumlamak istedim.

1-) Hiçbir Münakaşanın Galibi Yoktur.
Bir düşünün. Tartışmalarda her iki taraf da kendinin haklı olduğunu düşündüğünü için kimse geri çekilmek istemez, haksız bile olsa haklıyım diye körü körüne inat etmeye devam eder. En iyisi bu tip tartışmalardan uzak durmaktır.

2-) Kimseye Yanlış Düşündüğünü, Yanlış Bir Şekilde Söylemeyiniz.
Kimse yanlışının yüzüne vurulmasını istemez. Size bu şekilde davranılmasını istemiyorsanız, siz de karşınızdakine bu şekilde davranmayınız. Eğer karşınızdaki insanın bir konu hakkında yanlışının olduğunu düşünüyorsanız, o konuyu kendisinden öğreniyormuş gibi sorular sorarak, konunun doğrusunu açığa çıkarabilirsiniz.

3-) Yanlışınızı Kabul Ediniz.
Hatayı kabul etmek, yanıldığını belirtmek asil bir davranıştır. Doğru yaptığın işi nasıl sahipleniyorsan, yanlışını da kabullenmeyi bilmen gerekir. İnsanların gözünde doğru bir yerde durursunuz.

4-) İşe Dostça Başlayınız.

Nezaket ve insanlara saygı her kapıyı açar. İnsanlarla olan ilk karşılaşmanızda ne kadar saygılı ve nazik olursanız, karşılığını da o paralelde alırsınız.

5-) Hayır’ın Geri Dönüşü Zordur.
İlk görüşmeleriniz ve konuşmalarınız mümkünse uzlaştığınız konularda olmalı. Zıtlıkla başlayan ilişkiler zıtlıklarla devam eder. Görüşmenizde mümkün olduğu kadar “Hayır” kelimesi az olmalı.

6-) Şikâyete Karşı Sigorta
İnsanlara mümkün olduğu kadar konuşması ve düşüncelerini söylemesi için zaman tanıyın. Karşınızdaki fikirlerini söylemeyi tamamen bitirdikten sonra siz konuşmaya başlayın. Aksi takdirde aklı kendi söylemediklerinde kalır, sizi dinlemez.

7-) Düşüncelerinizi Başkalarına Söyletebilmenizin Önemi.
Karşınızdaki kişiye fikrinizi kendi fikriymiş gibi söyletebilmenin yolu vardır. Karşınızdaki insana bir konuda fikirler üretmesini söyleyebilirsiniz. Tabi ki bu konu da sizin de bir fikriniz vardır ve kabul edilmesini istediğiniz fikir de budur. Ürettiği fikirler arasında mutlaka, sizin fikriniz de vardır. Listede sizin istediğiniz fikri kabul ederek, karşınızdakine direnç uygulamadan sonuca ulaşabilirsiniz.

8-) Büyük Neticelerin Küçük Formülü
İnsanlar hatalarını hemen kabul etmek istemezler, bu konuda direnirler. İnsanların neden böyle davrandıkların anlamaya çalışın. Kendini onun yerine koyun. Neden böyle davrandığını anlamaya çalışırsanız, sonuca daha çabuk ulaşırsınız.

9-) Sempatinin Gücü
İnsanların çevrelerinden görmek istedikleri en önemli şey sempati görmektir. Hayatlarında geçen herhangi bir olayı bazen önemsiz bir şey bile olsa çok önemli gibi anlatarak, insanların kendisine sempati göstermesini isterler. İnsanların olaylarına ve hareketlerine sempati gösteriniz.

10-) Asil Duyguların Harekete Geçirilmesi.
İnsanlar kendilerine büyük saygı duyarlar. Diğer insanların da kendilerine aynı şekilde saygı duyulmasını isterler. İnsanları, onların vasıfları hakkında överseniz, o insanda o şekilde davranacaktır. Çünkü kendisine saygı duyulması hoşuna gidecektir. İnsanlara saygı gösteriniz.

11-) Fikirlerin Gösterisi
Rakamlar, konuşmaktan çok daha büyük bir fayda sağlar. Grafiğin gücü ise rakamı aşar. Rakamların şekillerle ifadesi daha etkili olur. (Dale Carnegie)

12-) Son Çare
İyi ve çok iş yaptırabilmek için rekabeti körüklemek gerekir. Bu, herkesi birbirine ezdiren bir rekabet değildir. Daha mükemmeli yakalama arzusunun ateşlenmesidir.
İnsanlara vasıflarını ortaya çıkarabilecek cesareti veriniz. (Dale Carnegie)

Kusursuz Olmaya Çalışmayın, “An”ı Yaşayın

Ne kadar güzel yazmış ünlü şair Jorge Luis Borges “Anlar” şiirinde. “Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama, ikincisinde daha çok hata yapardım. Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım. Neşeli oldurdum, ilkinde olmadığım kadar. Çok az şeyi ciddiyetle yapardım”... (şiirin devamını mutlaka okuyun.)

Hayatımda en sevdiğim şiirdir. Hayatı ve hayatın detaylarına girmeden yaşanması gerektiğini anlatır bizlere. Öyle de değil midir zaten hayatın detaylarına girmeye çalışırken, hata yapmamak için mücadele verirken, görmemiz gerekenleri ve yaşanması gerekenleri kaçırıyoruz. O anı kaçırıyoruz.

Sanki yaşadığımız hayatı tekrar tekrar yaşayacakmışız gibi davranıyoruz. Hata yapmaktan korkuyoruz. Düşüncelerimizin esiri olmuşuz sanki. Hayatımızdaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünerek yapıyoruz. Çünkü düşüncelerimiz her zaman duygularımızın önünde. Bu durumu değiştirmek bizim elimizde.

“Anı” Yaşayın

İşinizden evinize giderken takip ettiğiniz yol üzerinde bulunan dükkânların, binaların ne kadar farkındasınız? Buralarda yapılan değişiklikler, yeni açılan bir dükkân veya boş bir arsa üzerine yeni başlanmış bir inşaata dikkat ettiniz mi? Çoğunuz hayır diyecek eminim. Çünkü düşünce akışımız içinde kayboluyoruz. Etrafımıza bakıyor olabiliriz ama görmüyoruz.

Şu an işinizde olabilirsiniz ya da evinizde, belki de bir kafede oturuyorsunuz. Şimdi düşüncelerinizi durdurmaya çalışın ve etrafınıza tekrar bakın. Bu sefer duygularınız ön planda olsun. Daha önce fark etmediğiniz birçok şeyi gördüğünüze eminim. Çevrenize bakın ve o anı yaşayın, hissedin.

Bugün yağmur yağıyor. Hasta olacağım düşüncesini kafanızdan uzaklaştırın ve yağmura şemsiyesiz çıkın. Bırakın yağmur damlaları yüzünüze değsin, saçlarınız sırılsıklam olsun. Su birikintilerinde zıplayın üstünüz ıslansın. Yağmuru hissedin ve sevgilinizi de çağırın birlikte ıslanın yağmurun altında. O anı birlikte yaşayın ve hiç unutmayın.

Hafta sonu ailenizle vakit geçirin. Hafta içi yapacağınız toplantıları veya yetişmesi gereken işlerinizi düşünmeden ailenizle olun. Lunaparka gidin çocuğunuzu salıncakta sallayın, kaydıraktan kaydırın ama sadece bunları yapın. Duygularınızla yapın, bir ara ailenizin gözlerinizin içine bakın. Mutluluğu görün o anı görün. O an hayatınıza bir daha gelmeyecek, bir kere yaşanacak.

Hayatınızda birçok an vardır. O anları yakalamak sizin elinizde. Hata yapmaktan korkmayın, insan hatalarıyla olgunlaşır. Hayatınıza zaman zaman mola verin. Düşüncelerinizi kendinizden uzaklaştırıp, sadece duygularınızla hareket edin. Hissedin, hissettirin. Bu hayatı bir defa yaşayacaksınız.

Sevmek, Sevilmek ve İnsan Kazanmak İçin 6 Yol

Sevilmeyi kim istemez ki. Bu hayatta kimse yalnız kalmayı istemez. Düşünsenize, asık suratlı, sevilmeyen, arkadaşsız ve yalnız bir insan olarak dört duvar arasında yaşadığınızı. Sizce nefes alabilir misiniz? İnsan arkadaşları ve dostları ile hayat bulur, nefes alır. İnsanın kendini sevdirmesi ve arkadaş hele de dost kazanması emek ister.

Ben de bu makalemde bu konudan bahsetmek istiyorum. Daha önceki makalemde de adı geçen Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci ve kişiler arası iletişim uzmanı olan Dale Carnegie’nin çok ünlü olan “Dost Kazanmak ve İnsanları Etkileme Sanatı” adlı kitabının bir bölümünde geçen “Sevilmek İçin Altı Yol” konusunu ünlü yazarın bilgileri doğrultusunda sizlere yorumlamak istedim.

1-) Başkaları İle İlgileniniz
İnsanları selamlayarak, “günaydın”, “iyi akşamlar”, “bugün nasılsın” gibi sihirli sözcüklerle onlarla ilgilendiğinizi gösterebilirsiniz. Siz insanlara ilgi gösterdikçe, insanlar da size ilgi göstermeye ve sizi sevmeye başlayacaklardır. İşten çıkarken arkadaşlarınıza iyi akşamlar demek veya hasta olduğunu öğrendiğiniz bir arkadaşınıza telefon açıp “geçmiş olsun” demek, sizden bir şey kaybettirmez, tam aksine insanları kazandırır.

2-) Gülümseyiniz

Gülümsemek her kapıyı açar. İnsanları selamlarken gülümseyin, biriyle ilk tanışmanızda gülümseyin, gittiğiniz bankanın çalışanına gülümseyin, alışveriş yaptığınız marketin kasiyerine gülümseyin. Gülümsemek kilitli kapıları açar, sizi güçlü yapar. Suratı asık insanlarla kimse konuşmak ve iş yapmak istemez. Telefonla konuşurken bile gülümsemeniz, karşınızdakine sizin onunla konuşurken ne kadar mutlu olduğunu fark ettirecektir. İnsanlara gülümseyin ve samimi olun, siz kazanırsınız.

3-) İsimleri Hatırınızda Tutunuz
İnsanlar isimlerine çok önem verirler. Uzun zaman sonra gördüğünüzde bile insanları isimleri ile hatırladığınızda, o kişiye büyük bir saygı göstermiş olursunuz. O kişi de bunu bir iltifat olarak kabul eder. İnsanları isimleri ile hatırlamak, insanlara ne kadar önem verdiğinizin göstergesidir. İnsanlara selam verirken isimleri hitap edin. Çünkü insanlar için dünyada en önemli isim kendi ismidir.

4-) Dinlemeyi Biliniz
İnsanlar konuşmaktan zevk alırlar. Sorunları arkadaşları ve dostları ile paylaşmak isterler. Hele de dinleyen biri olduğunda konuşmanın zevki daha başkadır. Dinlemeyi bilmek gerekir. Dinlemek sadece insanların karşısında oturmak değildir. Karşınızdakini dinlediğinizi ona fark ettirmeli ve konuşmasının uygun yerlerinde ufak baş hareketleri ile olumlu mesajlar vermelisiniz. İnsanları dinleyerek onları kazanabilirsiniz. Sinirli bir insanı bile karşınıza oturtup, onu dinlediğinizi ve sorunu anlatmasını söylerseniz sakinleşecektir.

5-) İnsanların İlgilerini Paylaşınız
İnsanların ilgilendiği konuları onunla paylaşınız. Karşınızdakinin ilgilerini iyi gözlemleyerek, o konularda konuşabilir, ilgisini çekebilirsiniz. Bırakın insanlar ilgilendikleri konuları sizinle konuşsunlar. İnsanları bu şekilde daha iyi tanıyabilirsiniz. Karşınızdakinin ilgilendiği konuda bir olay duymuşsanız, bir gazete yazısı görmüşseniz bunu onunla paylaşınız. Bu insanların gönlünü kazanmada önemli bir yer tutar.

6-) Başkalarına Önemli Birisi Olduklarını Hissettiriniz.
Herkes kendini önemli hisseder. Karşınızdaki insana nasıl davranırsanız, karşınızdaki de size öyle davranacaktır. Saygı gösterirseniz size saygı duyarlar, insanlara samimi davranırsanız, onlar da size samimi davranırlar. Yaptıkları işlerde insanları takdir etmesini biliniz. Böylece kendilerini önemli hissedeceklerdir. Yaptığınız bir alışveriş sonucunda satış görevlisine sizinle ilgilendiği için teşekkür etmeniz, bir dahaki gelişinizde gülümseme ile karşılanmanızı sağlayacaktır.

Bunlar zor değildir. “Teşekkür ederim”, “Rica ederim”, “Lütfen”, “Zahmet oldu” gibi kelimeleri kullanmak size insanları kazandırır.

Sonuç olarak; insanları dinlemek, saygı göstermek, samimi ve güvenilir davranmak, onlarla ilgilendiğinizi belli etmek, takdir etmek gibi basit davranışlarla insanları kazanabilirsiniz. Kimse yalnız yaşayamaz, yaşamamalı. Her zaman gülümseyin, sevin ki sevilin, insanları kazanın.

Her Anneden Bir Anne Doğar

Anne: Çocuğunu dünyaya getiren kadın, çocuğu olan kadındır.


Her anneden bir anne doğar.

Doğumhaneden mutlu haber gelir, kızınız oldu diye. Mutluluk gözyaşları süzülür göz pınarlarından yanaklara doğru. Minicik bir kız dünyaya gelmiştir. Geleceğin kadını, geleceğin annesidir o. Önce annesini tanır küçük kız. Çünkü anneliği, annesinden öğrenecektir.

Yumuk yumuk elleriyle dokunur annesine. Yumuşacıktır annesi, sıcacıktır. Sonra gözlerine bakar annesinin, parlak ve sevgi doludur gözleri.

Yıllar geçtikçe anneliğe dair daha çok şey öğrenir küçük kız. O ağlarken annesinin de ağladığını, mutluyken annesinin de mutlu olduğunu, okulda şiir okurken ona gururla baktığını, her türlü sorusuna sabırla cevap verdiğini. Bir gün kendisi de anne olur, artık küçük kız değildir. Annedir o ve öğrenmiştir anneliği, annesinden.

Anne Her şeydir.
Anne, fedakârdır, şefkatlidir, koruyucudur, sevgi doludur, adildir, kocaman bir kalbi vardır ve içinde tüm sevdiklerini taşır, doktordur, aşçıdır, öğretmendir, öğretendir, sabırlıdır…

Soğuk kış gününde üşümesin diye atkısını çıkarıp çocuğuna saran bir annedir.
Her sabah erkenden kalkıp kahvaltı hazırlayan ve sevgiyle çocuğunu kaldıran da annedir.

Hasta olduğunda sabaha kadar başında uykusuz nöbet tutan yine bir annedir.
Yemek yemeyi, su içmeyi, ayakkabı giymeyi, giysilerini giymeyi öğreten de annedir.
Çocuğu onu kızdırsa bile küs kalamayan, hatasını sabırla çocuğuna anlatan da annedir.

Sadece çocuğunu doyurmak için uğraşan ve önündeki yemeği unutan da annedir.
Çocuğu istiyor diye işini bırakıp, çocuğuyla oyun oynayan da annedir.
Bu satırlar o kadar uzar ki belki de sayfalar yetmez yazmaya.
Kısacası anneler her şeydir.

Çocuk Gelişimi: 2 Yaş Sendromu

Daha önce duymadığım bir kavramdı, 2 yaş sendromu. Oğlum 2 yaşını doldurduğu zaman öğrendim. Sanki sihirli bir değnek değmiş gibi huyu aniden değişti. (inanması zor ama 2 yaşını doldurduktan 2 gün sonra oldu bunlar). Söz dinlemeyen, ne derseniz tersini yapan, bağıran, yetmezse kendini yerlere atan bir çocuk haline geldi.

Konu hakkında ilk bilgiyi 2 yaş kontrolü için doktorumuza gittiğimizde aldık. Oğlumuzun artık 2 yaşını doldurduğunu ve zor bir döneme girdiğimizi söyledi. Anneye şimdiye kadar olduğundan daha fazla ilgi göstereceğini, diğer insanların özellikle babanın onun için bir rakip, aynı zamanda da iyi bir oyun arkadaşı olacağını anlattı. Bu dönemde çok sabırlı davranmamız gerektiğini de söyledi. Çünkü artık o 2 yaşında idi ve kendi özerkliğini kurmak isteyen, birey olduğunu kanıtlamaya çalışan bir bebekti. Her şeye itiraz edecekti. Yapma dediğimizi yapacak, alma dediğimizi alacak, yürümesini istediğimizde ise duracaktı.

Aynen de böyle oluyor. Birçok defa, gittiğimiz alışveriş merkezinde mağazalara girmeden geri geliyoruz. Çünkü mağazalara girmek istemiyor, ayak diriyor hatta zorlarsak kendini yere dahi atıyor. Yemek konusunda da aynı inatçılığı gösteriyor, yemesini istediğim zaman, elinin tersi ile kaşığa-çatala vuruyor. Sanki bizim sabrımızı sınıyor.

Oğlum hala 2 yaş sendromunu atlatmış değil. Bu konuda ne yapmamız gerektiğini hem doktorumuza sordum, hem de internetten araştırmalar yaptım. Tüm uzmanlar aynı fikirde “Sabırlı Olun”. Anne ve babanın en sabırlı olması gereken dönem (24-36 ay arası) olduğunu söylüyorlar. İnsan bazen sabrını kontrol altına alamıyor ve sabır aniden taşıyor. Çoğunlukla da yüksek sesle olaya hâkim olmak istiyorsunuz. (şiddete tamamen karşıyız) Ama nafile, gerçekten bu durum bebeğinizin eline koz vermekten başka bir işe yaramıyor. İleride bu kozu sizi tekrar sinirlendirmeye çalışarak kullanıyor, çünkü bu dönemde bu durumdan zevk alıyor.

Bazı uzmanlar 2 yaş sendromu hakkında birçok görüş ve tavsiyesi var. Örneğin; bebeğinizin yapmasını istemediğiniz bir şeyi eğer yapmaya ısrarla devam ederse ona bağırmayın, engellemeyin, cezalandırmayın, çünkü o bunu anlamayacaktır. Mümkünse ilgisini başka yöne çekmeniz daha olumlu bir sonuç verecektir. Yemek konusunda da aynı kural geçerli, yemek istemiyorsa zorlamayın (gerçi ben bazen yapıyorum) tabağı önüne koyun, kendi istediğinde yiyecektir.

Yakın geçmişte olan bir olayı size aktarayım. Evin içi sıcak olduğu için, oğlumun üzerindeki süveteri çıkarmak istedim. Ben çıkarmak üzere yukarı doğru çekerken, o ise süveteri aşağıya indiriyor ve bana direniyordu. Ben de inatlaşmaktan vazgeçip, serbest bıraktım. 2 dakika bile geçmeden, oğlum yanıma gelip, süveteri çıkarmak istediğini belirterek yukarı doğru çekmeye başladı. Ben de yapmam gerekeni yaparak, sakince süveteri çıkardım. Benim istediğim değil, onun istediği zaman olmuştu.

24-36 ay arası çocuğu olan tüm anne babalara Allah kolaylık versin diyorum. Ancak, onun da bir birey olduğunu unutmayın. Her istediğini de kısıtlamayın. Sabırlı Olun!

Bunlar da ilginizi cekebilir :

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...